8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE TÜM KADINLARA SELAM OLSUN

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 61   Yıl : Mart Nisan 2002

Tarih kitaplarına bir bakın ya da okullarda okuduğunuz tarihi anımsayın. Kadından hiç söz ediliyor mu? Sanki o tarihlerde o toplumda kadınlar yok. Sanki toplumlarda birşeyler değişirken, mücadeleler yapılırken, kısacası tarih oluşurken, toplumun yarısını oluşturan kadınlar hiç yaşamamış gibi. Kadınların kendi hakları uğruna verdikleri savaşımı, toplumsal, ekonomik ve yasal konumun değişmesindeki katkısını yeni yeni araştırıyor bilim kadınları.

Osmanlı toplum yapısında kadın tam anlamıyla bir kuldu. Hoş erkek de özgür değildi. O da devletin kuluydu. Ama herşeyde olduğu gibi, kadın katmerli kuldu. Hem devletin, hem erkeğin kulu. Derken 3 Kasım 1839 tarihinde Tanzimat Fermanı yayınlandı. Bu fermanın hiçbir bölümünde kadın yine yoktu. Yoktu ama, özgürlük rüzgarı esmeye görsün bir kez. Az da olsa kadınların da yüreklerine, beyinlerine doldu özgürlük tohumları ve az da olsa sesler yükselmeye başladı. 1847’de İrade-i Seniye çıkarılarak İstanbul’daki avrat pazarları kapatıldı. Yani kadınlar, at, eşek, koyun gibi pazarlarda satılmayacaktı artık. 1891 yılında ise Sultanın buyruğu Şeyhülislam efendinin lütfuyla, müslüman kadınların nasıl giyineceği, nerede nasıl hareket edeceğini belirleyen bir genelge yayınlandı. Ama sınırlar da hemen kondu.

“Kadınlar sokağa çıkabilir. Ancak, işlek caddelerde, genel yerlerde bulunamaz. Dükkanlara girip çıkamaz, gruplar halinde toplanamaz. Gezinmek isteyen kadınlara bir şey denmemekle birlikte şeriat ve müslüman edebinin buyurduğu peçeyi en ufak bir şekilde aralayıp erkeklerde şehevi duygular uyandıramaz.”

Tanzimat Fermanı’nın en büyük eksikliği eğitim. İnanılır gibi değil ama Tanzimat Fermanı’nda eğitim yok. Neyse ki bu eksik, kısa bir süre sonra farkedilmiş. 1845 yılından başlayarak mesleki ve genel eğitime önem verilmeye başlanmış. Şimdiki Milli Eğitim Bakanlığı gibi bir bakanlık kurulmuş. 1856 yılında yayınlanan Islahat Fermanı’yla “her okulun, herkese açık olduğu, azınlıkların kendi kültür ve yazılarını okullarda okutabilecekleri” belirtilmiş. Peki herkese açık olan okulların kapıları kız çocuklarına açık mıydı? Hayır. Kız çocukları, o “herkes” kapsamına girmiyordu. İlk kız ortaokulu Cevri Kalfa, 1862 yılında Sultanahmet’te açılana dek kızlar okula gidemedi. Cevri Kalfa rüştiyesi, yani ortaokulu açıldığı gün Takvim-i Vekai gazetesinde bakın neler yazıyordu :

“Bir ülkenin yaşaması aldığı eğitime bağlıdır. Şimdiye dek açılan mekteplerde erkek çocuklarımız bilgi ve kültür aldı. Oysa, kızlarımızın da bundan yararlanması hem gerekli, hem de borçtur. Kızlarımızın iffet sahibi ve itaatkar olmaları gereklidir. Bunu elbette analar, babalar verir. Ama ilim irfan sahibi olabilmeleri için okul şarttır. Hayat mücadelesinde yorulmuş kocalarına yardımda bulunmaları için de bu gereklidir.”

Saffet Paşa’nın Milli Eğitim Bakanlığı zamanında ise ilköğretim, kız ve erkek çocuklar için zorunlu hale getirilmiş. Ama “kızlar ve erkekler asla birarada olmayacaklar” diye not düşülmüş. Gelin görünki, kız okulları bir başka sorunla karşılaşmış. Bu kızlara kim eğitim verecek? Erkek öğretmen olmaz. Neden ? Kızların namusu, iffeti elden gider. Bence kızlar kadar erkek öğretmene de büyük hakaret. Neyse, sonunda 60 yaşından büyük erkek öğretmenler derslere girmeye başlamış. Bu arada da kız öğretmen okulu, görkemli bir törenler Milli Eğitim Bakanı Saffet Paşa’nın konuşmasıyla açılmış.

“Çocuklarımızı doğduğu andan başlayarak eğiten kadınlardır. Bu nedenle erkeklerin bilim ve kültür sahibi olmaları ne kadar gerekliyse, kadınlar için de gereklidir. Bazı erkekler, “kızlar okuyup başımıza bela olur” diyorlarmış. Bu ne biçim mantık efendim. Erkekler okuyup başbelası mı oldular yani?! Bir de şöyle düşünün. Hesap işlerinden anlayan, yazı yazan, size kitap okuyan bir karınız olsa, ne rahat ederdiniz değil mi?”

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bu konuşmanın yorumunu size bırakıyorum. Yalnız önemli olan bir şey var, o da kadınların öğretmen olma haklarını almaları. Tabii bunun arkası geldi. 1915 yılında,kadınlar, edebiyat ve fen fakültelerine girdi. Edebiyatta 8, matematikte 3, biyolojide 10 kadın dişe diş mücadele sonunda fakülteye girdi ve mezun oldu. Özellikle matematik bölümündeki Fitnat hanımın bölüm birincisi olması günlerce olay oldu. Nasıl olur da, bir kadın, hem de matematikte erkekleri geçer ?!

Öteki fakültelere gelince… Hukuk fakültesi 1921 yılında, tıp fakültesi ise 1922 yılında kız öğrenci almaya başladı. Dikkat ederseniz, onlarca yıl geçiyor, bunların olması için.. 1839 yılında küçük kıpırtılarla başlayan kadınların eğitim süreçlerine katılımı, kadının fakülteye girmesine kadar varıyor. Bu arada kız öğrenciler 1920 yılında alınmadıkları Darülfünun-u Şahane Okulu’na topluca gidip erkeklerle yanyana oturuyorlar. Bu baskından sonra 1921 eylülünde özellikle üniversite öğreniminde kadın-erkek ayırımı sona eriyor.

İş yaşamına kadınların girmesine gelince .. Savaşlar ve özellikle 1.Dünya Savaşının etkisiyle erkekler çalışma yaşamından uzaklaştıkça, toplumda açlık ve sefalet arttıkça, kadınlar iş yaşamına girmeye başlamışlardır. Nicel açıdan fazla bir önemi olmasa da, bu olgunun nitel değeri yadsınamaz. Çünkü, kadının iş yaşamına az da olsa girmiş olması daha sonraki yıllarda, ona geri dönülemeyecek kazanımlar sağlamıştır.

1916 yılında İstihlak-i Milli Kadınlar Cemiyeti kuruluyor. İlk kuruluşunda 15 olan çalışan kadın sayısı, kısa bir süre sonra 200’e yükseliyor. Bu kadınlar, terzi atelyelerinde savaşan askerlere çamaşır dikmeye başlıyor. Yine aynı tarihlerde Enver Paşa’nın torunu Naciye Sultan’ın korumasında İsmail Hakkı bey tarafından bir dernek kurulmuş. Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi… Derneğin amacı, “Kadınları namuslu bir şekilde hayatlarını kazandırmaya alıştırmak”. İşin garip tarafı, her ne kadar dernek bir kadının koruyuculuğunda ise de, kurucularının tümü erkek. Ama 1,5 ay içinde bu derneğe 14 binden fazla kadının başvurduğunu düşünürsek, ne denli önemli bir işlev yerine getirdiğini anlarız.

“Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi”, çalışan kadınlar için bir marş yazdırıp, besteletmiş. Kadınlar her gün işe başlamadan bu marşı hepbir ağızdan söylüyorlarmış:

Bizden de var artık alim, şair, işçi
Makineleri bizler de çalıştırıyoruz
Bizler de her şeyi üretiyoruz.
Aklımız , ellerimiz, gücümüz bizim de var.
Kadınlar neden eksik olsun erkeklerden.
Kadınlar vardır… Kadınlar her yerde.
İşte dönüyor çarklar, dişliler, makineler
İşçi kadınlar yürüyün, iş başına…
İşçi kadınlar üretin durmadan
İşçi kadınlar çalışın vatan millet uğruna.

O dönemde kadın nüfusunun ne kadar olduğu bilinmiyor. Çünkü askere alma ve vergilendirme amacıyla yapılan sayımlarda kadınlar yok sayılıyor. 1900’lü yıllarda da bu böyle. Şimdi sizlere sunacağım veriler, İstanbul Fransız Ticaret Odası’nın verileri.. Fransız Ticaret Odası’nın 1900 tarihli aylık bültenine göre, Sivas ve yöresinde yaklaşık 10.000 dokuma tezgahı var. Bu tezgahta çalışan kadınlara günde 20 para ile 1 kuruş arasında ücret ödeniyor. Uşak’ta ise dokuma tezgahı sayısı 1 200.

1908’e gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda 250 000 işçinin olduğu, bunların 70-75 000 kadarının kadın olduğunu görüyoruz. Ne hızlı bir gelişme değil mi? Yıl 1915. Fabrikalarda, dokuma tezgahlarında çalışan kadınların sayısı erkeklerden fazla : % 55,5. Tabii bunun nedeni savaş. Erkeklerin cepheye gitmesiyle boşalan yerleri kadınlar dolduruyor. Matbaacılık ve kağıt ürünlerinde, kibrit, sabun, sigara, konserve, iplik, dokuma kısacası her iş dalında kadın işçiler var.

Derken savaş bitiyor ve erkekler dönüyor. Ama kadınlar, kazandıkları hakları kaybetmemek için ellerinden geleni yapıyor. Özellikle dokuma sanayiini bırakmıyorlar. Tabii bu iyimser yaklaşım. Bazı araştırmalarda ise, “Düşük ücret verildiği ve kadınların ev işlerinin uzantısı olduğu için, erkekler, savaştan sonra bu iş dalını kadınlara bırakmıştır” deniyor. Öyle ya da böyle, kadınların çalışma yaşamına girmesi yalnız ekonomik bağımsızlığı getirmemiştir. Kafesin arkasından kurtulmuş; bir çok konuda, özellikle de hak arama konusunda bilinçlenmesini sağlamıştır.

O tarihlerde çıkan gazetelerden bir haber sizlere : “23 Haziran 1908 sabahı 50 kadar kadının başlattığı eylem, un vurguncularının ve onunla işbirliği yapan belediye başkanının canlarını kurtarmak için kaçışlarıyla son bulmuştur.Kadınlar, kendilerine un vermeyen stokçulardan unlarını alıp evlerine dönmüşlerdir. Bütün bunlar kadınların çalışmaya başlamasıyla oluyor bence… Kadını sokağa bırakırsan, hele hele bir de para kazanmasına izin verirsen, onca erkeğin koruduğu belediye sarayına girmeye cüret eder. Ne günlere kaldık rabbim ?!”

24 Temmuz 1908 tarihli bir haber daha sizlere… “Kadınların çalıştığı Bursa dokuma fabrikasında ve İzmir tütün fabrikasında kadınların başlattığı grevler hızla öteki fabrikalara da sıçramıştır. Neymiş az ücret alıyorlarmış. Daha düne kadar bir kuruşları bile olmayan, erkeklerinin eline bakan şu kadınların aç gözlülüğüne bakın ?! Boşuna “karısını dövmeyen dizini döver” dememişler. Bir an önce, tedbir alınmazsa, bu kadınlar tepenize çıkar alim allah.”

Evet, kadın çalışma yaşamına girdiği andan itibaren, sorgulamaya, hak aramaya da başlamıştır. Kadının, kadınlık görevlerini sorgulaması ona yeni ufuklar açmıştır. Yalnız fabrikalarda değil, her iş dalında çalışmaya başlamıştır. Ticaretten, öğretmenliğe, yol yapımından fotoğrafçılığa, hemşirelikten erkek berberliğine, tiyatro sanatçılığına kadar her dalda yasakları zorlamaya yıkmaya başlamıştır.1918 yılında da Fatma Hasene, Fatma Zehra, Ayşe İzzet hanımlar birleşip, kadınlardan meydana gelen ilk anonim şirketi kurmuşlardır. Fatma Naciye hanım ilk kadın fotoğrafçı olarak kadın tarihinde yerini almıştır. Peki kolay mı olmuştur bu? Tabii ki hayır. Naciye hanımın her gün fotoğrafhane levhası indirilmiş, camları taşlanmış. Ama yılmamış, önce kadınlar sonra başı sıkışan erkekler bile gelip resim çektirmişler Fatma Naciye hanıma. Sultan Reşad’ın torunlarına haftada iki kez fotoğrafçılık dersi versin diye saraya bile davet edilmiş.

Kadınlar her dalda olduğu gibi askerlik konusunda da eylemler yapmaya başlamış. “Kadınları Çalıştırma Cemiyeti İslamiyesi” aracılığıyla, askerlik yapmak için başvurmuşlar. Sonunda 8 Şubat 1918 tarihli Vakit Gazetesi’nde Birinci Ordu-i Humayun birinci kadın taburuna alınacak kadınlar için bir çağrı çıkarılmak zorunda kalınmış.

Onlar ilkleri gerçekleştirdiler. Onlar, şair Aysel Günay’ın Savaşçı Kadının Türküsü şiirindeki kadınlardı:

Ateşler sönmemeli
Çünkü ilk ateşi yakmanın bedeli çok ağır
Yıkın putları birer birer
Medet ummayın köhnemiş kafalardan
En yüksek sesinizle konuşun
Her dediğinizi duymalı herkes
Karanlıktan korkmayın yürüyün üstüne
Unutmayın,
Direnmek yetmez, saldırmalısınız hayata
İlk ateşi bizler yaktık,
Sizler çoğaltmalısınız.

Evet, ilk ateşi onlar yaktı. Bizler çoğaltmalıyız. Unutmayın sevgili kadınlar: Dünya nüfusunun yarısından çoğu kadın.

  • Ama hala çalışan kadınların sadece % 19’u sosyal güvenlik şemsiyesi altında.
  • Hala aynı işi yapsalar da erkeklerle aynı ücreti alamıyorlar.
  • Hala kadınların yönetime katılım oranı % 0,78.
  • Hala okuma yazma oranı kadınlarda erkeklere oranla çok düşük.
  • Hala töre yasalarıyla kadınlar öldürülüyor. Hala dünyanın toplam gıdasının % 50’sini, Afrika’nın gıdasının % 80’inini kadınlar üretiyor. Ama, kadınların geliri Dünya gelirinin onda biri. Ve onca çalışmalarına karşın Dünya’nın tüm mallarının yüzde birine sahip.
  • Hala, dünyanın tüm işinin üçte ikisini yapan kadınlar, kimi yerlerde erkeklerin yarı ücretine, kimi yerlerde yüzde yetmiş ücretine çalışıyor. Ama bu çalışmasının binde biri karşılığını bile alamıyor. İkinci sınıf vatandaş olmaktan kurtulamıyor.
  • Hala, kadınların % 79’u şiddete uğruyor.
  • Hala, karar mekanizmalarında kadın yok denecek kadar az yer alıyor.

Yani yapmamız gereken çok şey var. Yolumuz uzun durmak yok. Yıllar önce ilk ateşi yakan kadınların ateşlerini çoğaltmamız gerek. 9 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde tüm kadınlara selam olsun.

Dünyadaki tüm kadınlar
Doldurdular yüreğimi,
Kimi sarı, kimi kara
Kimi kumral, kimi kınalı saçlı.
Mavi, ela, kara, yeşil gözlerinde
Sıcacık sevgileriyle
Gelip oturdular yüreğimin tam orta yerine
“Yeter artık” dediler
Niye binbir çirkinlik?
Niye savaş?
Niye açlık?
Niye haksızlık?
Niye sömürü?
Tek tek topluyoruz silahları… Yok ediyoruz.
Tek tek topluyoruz insanların içindeki güzellikleri
Tek tek topluyoruz renkleri.
Biz dünya kadınları topluyoruz hepsini
Kucak kucak…
Bir bakacaksınız bir gün
Kucak kucak topladıklarımızı
Savuracağız tüm dünyaya.
Güzellikler, barış ve binlerce çiçek dolduracak
Dünyayı.
Sonra,
Sevgimizi yükleyeceğiz “Merhabamıza”.
Katacağız rüzgarların önüne.
Bu sevgi dolaşacak tüm evreni.
Bu “merhaba” başka
Barış kadınlarının “merhaba”sı.