DOĞURGANLIKTAKİ DEĞİŞME

Dr.Mümtaz Peker

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 45    Yıl : Temmuz Ağustos 1999

Ülkemizde orta dönemde TDH’nda (toplam doğurganlık hızı) görülen düşmeden ötürü, son beş yıl içinde, iyimser görüş taraftarları artmaya başladı. Konu ilk olarak, ülkemiz nüfusbilimine önemli katkıları olan F.C.Shorter tarafından tartışmaya açıldı. Doğurganlıktaki düşmenin etkilerini, Shorter kabaca şöyle özetliyor. Türkiye’de son yıllarda üretici-bağımlı nüfus oranları düşmüş, anne-babanın çocuklarına yatırım gücü artmıştır. Öte yandan 1980-90’lı yıllarda işgücünün ulaştığı yüksek hız, üretim artışlarına neden olmuştur. Shorter, son olarak iktisatçı Dowrick’ten bir alıntı yaparak, ülkemizin bu dönemdeki ekonomik büyümesini “emek yoluyla, geçici ama önemli bir itici güç oluşturan, azalan doğum hızlarına” bağlamaktadır.

Dayanağı aynı olan iyimser görüşü C.Behar, arkadaşları ile birlikte TÜSİAD için yaptıkları “Türkiye’nin Fırsat Penceresi” adlı çalışmada sergiledi. Behar, 1993’te 2,7 olan TDH’nın bugün 2,5’in altına indiğini, 2005-2010 yılları arasında da 2 çocuk düzeyine ineceğini varsaymakta. Buradan hareketle, Behar, Türkiye’de hızlı nüfus artışı döneminin geride kaldığını, yıllık nüfus artışının gelecekte de azalacağını savunmakta. Böylesi bir durumu Behar, Barlow’un “olanak penceresi” kavramı ile açıklamakta. Bunun tıpkı Tayvan, Güney Kore ya da Singapur’da olduğu gibi ekonomide daha yüksek bir büyüme hızına ulaşmak için fırsat olabileceğini düşünmekte.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü’nün (HNEE) 1968’den bu yana beş yılda bir yenilediği ulusal nüfus ve doğurganlık araştırmasının sonuncusunun (1998 Araştırması) verileri iyimserler için bir uyarı. Dahası kurumsal köklerini Nelson’da bulan, “düşük düzeyde denge tuzağı”, ülkemiz için geçerli olabilir mi? Böylesi bir tuzak, belli ekonomik gelişme hızının altında, gelir sağlanan artışların, nüfus artışını desteklemesi durumunda olmaktadır. Kısa ve orta dönemde, ortalama birey başına gelirde, artış ve iyileşme olmadığı zaman ekonomi tuzağa yakalanmaktadır. Tuzaktan kurtulabilmenin yolu, ekonomideki gelir artışını, nüfus artışının üzerine çıkaracak önlemleri almaktır. Acaba Türkiye nerede? Gerçekten bir fırsat penceresi mi yakaladı, yoksa tuzağa mı yakalanmak üzere ?

Yıllara ve Bölgelere Göre TDH : Nüfus artışı açısından yansız bir değerlendirmeyi TDH ile yapabiliriz. Hız, bize belli doğurganlık davranışları altında, temel alınan bir dönemde, kadınların ortalama olarak doğurabilecekleri çocuk sayısını gösterir. Ülkemizde 1950’li yılların başında TDH kabaca yedi çocuk civarında. TDH’daki düşüş nüfus sayımı ve nüfus araştırmalarından elde edilen tahminlere göre Çizelge 1’deki gibi.

ÇİZELGE 1 : Seçilmiş Yıllara Göre

Toplam Doğurganlık Hızındaki Değişme (1043-1998)

Dönem ya da Yıl

Nüfus Sayımından Yapılan Tahmin

Nüfus Araştırmasından Yapılan Tahmin

1945-50

6,9

1960-63

6,1

1973

4,7

1970-75

4,3

1983

4,1

1980-85

4,1

1993

2,7

1998

2,67

(Kaynak : DİE ve HNEE çalışmaları, değişik dönemler).

İncelediğimiz elli yıllık dönem içinde TDH’daki azalma çok anlamlı. Örneğin kadın başına doğurulan çocuk sayısındaki azalma 4,3 çocuğa ulaşmakta. Dönem içinde en hızlı azalma 1963-1993 döneminde gerçekleşmiş. Son beş yıl içinde (1993-98) TDH’dakidüşme eğilimi nerede ise durağanlaşmıştır.

Ülkemizde yapılan nüfus araştırmalarının içeriği gereği doğurganlıktaki azalmayı; yaş, eğitim, yaşanılan yer ve bölge gibi değişkenlere göre biliyoruz. Bunları kalın çizgileri ile şöyle özetleyebiliriz :

    ı- Ülkemizde kadın nüfusun ilk evlenme yaşının yükselmesinden ötürü 13-19 yaş grubunun doğurganlığı önemli ölçüde azalmış. Öte yandan 35-49 yaş grubunda da doğurganlıkta önemli azalma görülmekte. Yaş gruplarına göre doğurganlıktaki örüntü, gelimşi ülkelerin örüntüsüne dönüşmekte. Doğumların çoğu 20-29 yaş kuşağındaki kadınlar tarafından yapılmakta.
    ıı- Ülkemizde kadın nüfusun eğitimine göre TDH anlamlı biçimde farklılaşmakta. Son dönemdeki veriler çok çarpıcı. Örneğin eğitimsiz kadınlar ile, ortaokul ve üstü eğitimi olan kadınların TDH arasındaki fark 2,5 çocuğa ulaşmakta. Ele aldığımız dönem içinde her iki grubun TDH’daki azalmaya karşın, önemli düşüşler eğitimi olan kadın nüfusta görülmekte.
    ııı- Ülkemizde yerleşim yeri ve bölgelere göre doğurganlık farklılaşması hem zaman hem de bölgenin gelişmişlik düzeyine göre oluşmakta. Çizelge 2’deki veriler bize bu konuda net bir bilgi vermekte.

ÇİZELGE 2 : Yerleşim Yeri ve Bölgelere Göre

Toplam Doğurganlık Hızı (1993 -1998)

Yerleşim Yeri / Bölgesi

1973

1993

1998

Ege-Marmara

3,5

2,0

2,0

Akdeniz

3,7

2,4

2,6

İç Anadolu

4,6

2,4

2,6

Karadeniz

5,2

3,2

2,7

Doğu-Güneydoğu Anadolu

7,3

4,4

4,2

Kentsel Yerleşme

3,7

2,4

2,4

Kırsal Yerleşim

5,4

3,1

3,1

TÜRKİYE

4,7

2,6

2,6

(Kaynak : HNEE değişik dönem araştırmalarından derlenmiştir).

Ülkemizde son dönemde bölge ve yerleşim yerleri içinde en fazla azalma yaklaşık olarak üç çocukla (kadın başına) Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde gerçekleşmiş. Ne varki bölgenin günümüzdeki değerleri yirmibeş yıl öncesi (1973) çoğu bölgemizin doğurganlık düzeyini yakalayamamış. Öte yandan kırsal yerleşmelerde bu dönemde doğurganlıktaki azalma kadın başına 2,3 çocuğa ulaşmakta. Bunun anlamı, ülkemizdeki nüfus artışının düşmesinde kırsal ailelerin katkısının ciddi biçimde olduğu gerçeğidir.

Toplam Doğurganlık Hızındaki Düşme Sürer mi? : Ülkemizin 30-40 yıllık verilerine bakarak TDH’ndaki azalmanın devam edeceğini kabul edenler artmakta. Bunlar iyimserliklerini son yirmi yıl içindeki düşme eğiliminin devam edeceği varsayımı altında yaptıkları nüfus araştırmaları ile destekliyorlar.

Ülkemizde yapılan nüfus araştırmaları ve sayımları bize, kişi ve ailenin gelir, meslek, kentlileşme gibi değişkenlere göre doğurganlık konusundaki tutum ve davranışlarının bilgisini vermiyor. Doğurganlığın belirleyicisi olduğunu kabul ettiğimiz bu değişkenlere göre, nüfus dinamiklerindeki dönüşüm konusunda bilgimiz olsa, tartışma netlik kazanacak. Sözkonusu değişkenlerin son dönemdeki değişimini farklı araştırmalardan izlediğimizde, doğurganlığın günümüzde ve izleyen yıllarda azalması çok zordur. Bu zorluğu destekleyen olayları kabaca şöyle özetleyebiliriz :

    ı- Ülkemizde son dönemde kentsel üretimde çalışan nüfus artmıştır. Ancak bunların kentsel ücretleri aynı dönem temel alındığında artış sınırlı kaldı. Öte yandan kentlerde farklı sektörlerde çalışanların çoğunluğunun sosyal güvenlik kayıtları ya yok ya da eksik bildirimli olmakta. Sosyal güvenlik açısından kanayan yaramız ya da yumuşak karnımız burası. Kentsel ücreti artmayan, iş güvenliğinden yoksun ve geleceğe ilişkin sosyal güvenliği olmayanların yanında türedi (marjinal) işlerde çalışan ve sayıları hızla artan bir kentsel nüfus da oluştu. Kentte yaşayan, kentsel bir işte çalışan veya çalışmayan ancak gelecek kaygusu olan bu ailelerin doğurganlık konusundaki davranışları niçin modernleşsin? Bu tür aileler kuramsal olarak geleneksel düşün sistemi içinde çocuğa ekonomik değer vereceklerdir. Onlara göre çocuk eli iş tutmaya başlayınca türedi sektörde çalışarak aileye katkı sağlayacaktır. Anne-babanın yaşlılığında ise onların güvenebileceği, dayanabileceği “hayırlı evlat”lar olacaktır. Bu tür görüşün dayanışmacı aile yanımız içinde dinci-milliyetçi görüşleri savunanlar tarafından desteklendiği varsayımı altında günümüz kentsel nüfusunun kabaca 1/4’nün doğurganlığı eski düzeyini koruyacaktır.
    ıı- Terörün inişe geçmesi ve yok oluşa gidişi bağlamında gerek olayların geçtiği bölge nüfusunun, gerekse bölgeden göç edenlerin gelecek hakkındaki belirsizliği azalacaktır. Terör ortamı ve koşullarında ailelerin doğurganlığı azalmış olabilir. Koşulların yeniden normale dönmesi, gelecek hakkındaki belirsizliğin ortadan kalkması ile birlikte, bu yöredekilerin doğurganlık davranışları yükselme eğilimine girebilir.
    ııı- Yakın dönem içinde kente göçedenlerin, kentlileştikleri, kentsel davranış benimsedikleri, kentsel yaşama uyum sağladıkları konusunda eliminde güvenilir sosyal araştırma verisi yok. Tersine ilişkin güvenilir bilgi seti oluşmaya başladı. Göç edenlerin, kentle uyumunu sağlayacak, çağdaş kurumlarla birlikteliğini oluşturacak örgütlenme ve ideolojik çözümler merkez sağ ve merkez sol partiler tarafından üretilmedi. Bu fırsattan yararlanan köktendinciler, dini bir ideoloji olarak kurguladılar. Bu söylem; aile, din ve hemşehri üçgeninde “kentsel cemaat” ilişkilerini sürdüren yeni kentlilerin kimlik arayışlarına yön verdi. Kentsel kesim hızla büyüyen, sınıf atlayarak hiyerarşik bir düzen oluşturan yeni kentlilerin, gerek islamın gerekse milliyetçi düşüncenin doğurganlık konusundaki düşüncelerine sadık kalacakları açıktır. Bu kesimin doğurganlığının mevcut gelir paylaşımı, düşünce yapısı ve toplum ilişkileri açısından düşmesini bekleyemeyiz.
    ıv- Tarımda pazar için üretim yapan ailelerde emeğe olan gereksinim azalmakta. Giderek bu tür işletme sahibi olan ailelerin doğurganlığı azalmakta. Ancak geleneksel ve geçiş halindeki tarımsal işletmelerde doğurganlık aynı hızla düşmüyor. Bu tür ailelerin çocuğa bakış açılarında ekonomik değerler öncelikli. Kaldı ki, kamunun bu tür ailelere gebeliği önleyici hizmet sunumu devam ediyor. Ancak yürütülen hizmetin çoğu malzemesi uluslararası yardımdan sağlanmakta. Önümüzdeki yıl malzeme yardımı kesiliyor, piyasa koşulları egemen olacak. Kırsal ailelerin gelirleri gözönüne alınınca, piyasa koşullarına dönüşle birlikte tercihleri ne yönde olacaktır? Herhalde doğurganlığı düşürücü davranışları pek göstermeyeceklerdir.

Sonuç : Ülkemizde kısa dönemde tarımda ve kentsel emek ücretlerinde bir iyileşme olmadı. Böylesi gelir düzeyinde, birey ve aile tasarruflarının yetersiz hatta negatif olduğu bir çok araştırmanın ortak bulgusu. Yatırıma dönüşebilecek aile tasarrufları azalmış. Ailelerin çocuğa bakışları ekonomik ağırlığını koruyor. Dinsel ve milliyetçi görüşlerin başat olduğu kentsel cemaatlerde doğurgan kadına statü verilmekte. Öte yandan sağlık hizmetlerinin piyasa sistemi içine süratle çekildiği bir ortamda; ana-çocuk sağlığı, aile planlaması ve aşılama gibi temel sağlık hizmetlerini yürütecek sağlık elemanlarının güdülenmesi zorlaştırılıyor. Ülkemiz nüfus konusunda bir tuzağa düşmeden gerekli önlemlerin alınması ve uygulanması zorunlu. Değişik enstrümanlarla topluma iyimserlik pompalamanın bir anlamı yok.