KHK’ler Kervanı ve Sosyal Politika

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Önce KHK (Kanun Hükmünde Kararname) kavramı ile sosyal politika kavramının “öz”deki çelişkisine değinmek gerekir.

Sosyal politika, hem politikaların oluşumu sürecinde, hem karar alma aşamasında, hem de uygulama aşamasında, toplumsal katılımı zorunlu kılar. Sosyal politika, bir anlamda toplumsal sözleşmenin yansımasıdır; bir anlamda da, insan hakları konusunda ulusların ulaştığı son aşamanın ifadesidir. Aynı zamanda, toplumun özlemlerini ve umutlarını da içerdiği için, geleceğe ışık tutarlar. Sosyal politika belgeleri ömürlü bir belgelerdir; sık sık değişmezler.

KHK ise, hükümetin, TBMM’ye bile götürmeden kapalı kapılar ardında, kimselere danışmadan, dar kadrolarla ve kısıtlı deneyimlerle oluşturduğu yasa gücündeki metinlerdir. Dolayısıyla, dar grup çıkarlarına hizmet eder ve toplumun çoğunluğunu mutlu etmekten uzaktır. Dolayısıyla bir uzlaşmadan çok bir dayatmayı düşündürür. Varolan durumu bir oldu-bitti ile meşrulaştırmayı hedeflediği için; toplumun gelecek umutlarını beslemekten uzaktır.Onun için de ömürlü belgeler değildir; sık sık değişirler.

I

Çatı mı? Kervan mı?

2011 yılı içerisinde çıkarılan KHK’ler tüm bu söylediğimiz genel geçer kurallara uymaktadır. Bunun da ötesinde, bir KHK’ler kervanı oluşturarak, sosyal politikayı uygulamakla görevli kurumları bir “ağ” gibi sarmaktadır.

Son KHK’lerin, sosyal politikamız üzerindeki etkisini incelemeye geçmeden önce, sosyal politikadan ne anladığımızı ortaya koymamız gerekmektedir.

Sosyal politika, kapitalizmin gelişim sürecinde, işçi sınıfının elde ettiği kazanımları temsil eder. Onun için “emek bir mal değildir” diye söze başlar. Emeğe ve üretime saygı duyar.

Sosyal politika, insan odaklı bir yaklaşımdır; “herkes”i kapsar ve insanların çağın kendilerine sunduğu nimetlerden yararlanabilmelerini ve insan haklarına uygun bir yaşam düzeyini yakalamalarını amaçlayan, ulusal bir uzlaşmadır. Bu bakımdan çalışma barışından, sosyal güvenliğe; sağlıktan eğitime; insanca bir yaşamı sürdürecek gelir güvencesinden, hak arama örgütlenme özgürlüğüne bir politikalar demetinden oluşur. Başka bir anlatımla, bu göstergeler “insana verilen değerin bileşik göstergesi” olarak modelleyebiliriz. İnsana verilen değerin bileşik göstergesi, Şekil 1’de görüldüğü gibi bir altıgen biçiminde simgelenebilir. Bu modelin gelişimi, yani yeni yeni altıgenlerin eklenmesiyle zenginleştirilmesi olasıdır. Bu yaklaşım için, “hak arama ve örgütlenme özgürlüğü”nü bir çıkış noktası olarak kullanmak gerekmektedir (1).

Şekil 1

İnsana Verilen Değerin Bileşik Göstergesi

II

KHK Öncesi Durum Belirlemesi

Biz bu yazı çerçevesinde, bir çok KHK’ye dağılmış da olsa, AKP hükümetinin çıkardığı son KHK’lerde, bu sosyal politika normlarını arayacağız. Ama öncelikle bu dağınıklığın ve kısa süre içinde değişiklikler yapılmasının (yap boz), bir “yaklaşım özürlülüğü”nü yansıttığını belirtmek gerekir. Çünkü, 61.Hükümette (2) yer alan “Aile ve Sosyal Politikalar” Bakanlığı, bize hem “sosyal politika” tanımında hükümetle aynı görüşte olmadığımızı ortaya koymaktadır; hem de “sosyal politikalar” diyerek (çoğul bir anlatım benimseyerek), bu dağınıklığı peşinen onaylamaktadır. Hükümete göre, baştan beri sosyal politika bir çatı değil, gelişigüzel serpiştirilmiş hizmetlerdir. Bu söylenenlerden sonra yaptığımız “kervan” benzetmesi eleştirilebilir; çünkü kervan, büyük bir disiplin ve uyum içinde yüzlerce kilometre öteye yük taşımak gibi bir misyonu üstlenmiştir. Hükümetin mantığıyla, sosyal politika açısından, Türkiye’yi bir adım öteye taşımak olanaklı değildir.

Türkiye’de, sosyal politikanın, dorukta olduğu dönem olarak gösterilebilecek olanı, 1960-65 dönemidir. Bu dönemin bir başka karakteristiği de, “güçler (erkler) ayrılığı” ilkesinin titizlikle uygulandığı bir dönem olmasıdır. Bu ilke aynı zamanda, katılımcılığın da formülünü vermektedir. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsız tutulması, ama uyum içinde çalışması ve sosyal politikanın yüceltilmesi yakın ilişki içindedir. Ülkemizde erkler ayrılığı ilkesinin yok edilmesi için, 1965’ten sonra, seçilmişler çok uğraştılar. Bu hedefe bir hamlede ulaşamadılar. Adım adım, göstere göstere ve inlete inlete, bu kurumlar bağımlı hale getirildiler. Bu söndürülüşe koşut olarak, sosyal politika da giderek etkinliğini ve etkililiğini yitirdi.

Sosyal politikanın etkinliğini ve etkililiğini yitirmesi için yapılanlar, bu kadarla kalmadı. Sosyal politika kavramının algılanmasında da, yeniden tanımlamalar ortaya çıkmıştır. AKP hükümet programlarında, seçim beyannamelerinde ve Dünya Bankası’nın bize verdiği reçetelerinde, sosyal politika, sosyal yardımlara indirgenmiştir. KHK-633, bunun en açık kanıtıdır. Birincisi, sosyal politika yalnızca bu KHK’nin konusu imiş gibi sunulmaktadır. İkincisi, “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı”, asıl olarak, sosyal hizmet ve sosyal yardımlardan sorumlu tutulmaktadır. İnsan odaklı yaklaşım olarak yalnızca sosyal hizmet ve sosyal yardımlar algılandığında, bunun dışında kalanlar, sözgelimi sağlık, işçilerin işe yerleştirilmeleri, eğitim, ticaretin konusu olarak görülmeye başlanır. Oysa ki, bütün bunlar, hem insan odaklı konulardır; hem de sosyal politikanın en temel araçlarıdır.

Sosyal politika, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar alanındaki insan hakları belgelerinin gösterdiği gibi, insanca yaşamaya elverecek düzeyde gelir, çalışma hakkı, sağlık, sosyal güvenlik, eğitim, örgütlenme ve hak arama özgürlükleri temelinde yürütülen ve insanları daha mutlu kılmayı amaç edinir. Sosyal Politikanın Yönetimi’ni birbiriyle yakın ilişki içerisinde olan dört kümede görmemiz gerekir. (Şekil 2)

Şekil 2

Sosyal Politikanın Yönetimi

Türkiye’de kurumsal yapıları incelerken, çok keskin bir çizgi ile karşılaşılır. Bu çizgiyi, 12 Eylül askersel yönetimi çizmiştir. Onun öncesiyle sonrası arasındaki fark, 23 Nisan 1920 öncesiyle sonrası arasındaki fark kadar keskindir. Devletin “sosyal” karakterinden, bir başka deyişle ”insana bakışı”ndan, kurumların “Cumhuriyetin temel nitelikleri” ve “anıtsal” geçmişi ile hesaplaşmasına kadar bir çok bakımdan farklılıklar göstermektedir.

Yaşadığımız dönemde, bu farklılıklar hükümetin sözlerinden daha çok eylemleriyle keskinlik kazanmıştır. AKP sosyal politikasını incelerken söylediğimiz gibi, AKP’nin sosyal politikası bir devenin iki hörgücüne benzer (3). Bu hörgüçlerden biri, küreselleşmenin dayatmalarına boyun eğmektir. Tıpkı 23 Nisan 1920 öncesi “Saray Politikası” gibi.

Biz bu çalışmamızda, sosyal politikayı ilgilendiren KHK’leri üç kümede (eğitim dışında) ele alacağız. Ancak ilkin, KHK öncesi bir durum saptaması yapalım :

      1. Çalışma

* İlk vurgulamamız gereken konu, Bakanlığın ambleminde yazılan kuruluş tarihidir. 1983 olarak gösterilen bu tarih, Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Çalışma Bakanlığı’na katıldığı tarihtir. Buna karşın, Çalışma Bakanlığı’nın kuruluşu 1946 yılıdır. Hatta 1936 yılında çıkarılan iş kanununda sonra, çalışma yaşamı ile ilgili işlevler İktisat Bakanlığı içerisinde yürütülmüştü. Bugün, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB), geçmişini de görmezden gelmektedir.

* Bakanlık, toplum katılımına kapalıdır. Tüm söylemlerin tersine, katılım öngören kurullarda, hükümetin önerdiği gündem ve istediği kararlar dışında uygulama yapılamamaktadır.

* İş sağlığı güvenliği konusunda da ÇSGB, sosyal eşler (taraflar, partnerler), meslek örgütleri ve bu alanın emektarları ile barışamamıştır. Çıkarılan yönetmeliklerin Danıştay tarafından sürekli bozulmasıyla oluşan belirsizlik, hizmetleri sakatlamaktadır. 1994 yılından beri gündemde olan ve Bakanlığın bir onur sorunu haline getirdiği, Başbakan’ın dünyanın dört bir yanından gelen yabancı delegelerin önünde söz verdiği İş Sağlığı Güvenliği Yasası hala çıkarılamamıştır.

* 1980-2003 yıllarının gündemi, SSK’yı “sosyal” niteliğinden soyutlayarak, bir işletmeye ve piyasa aktörüne dönüştürmek olmuştu. Ancak bir çok “ithal reçete” alınmasına karşın, varolan yapı sarsılamamıştı. SSK üzerindeki en sarsıcı adım, 2005 yılı başında, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri ve bu hamlenin doğal sonucu olarak SSK ilaç fabrikasının kapanması olmuştur. Bunun hemen ardından da, “tek çatı” altında sosyal güvenlik kurumlarını buluşturma adına, SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur “Sosyal Güvenlik Kurumu” çatısı altında yanyana getirilmiştir. Bir çok norm ve standart farklılığı gösteren bu üç kurum, ayrı ayrı varlıklarını sürdürmüşlerdir.

* 12 Eylül 1980 sonrası getirilen “toplu iş sözleşmesi bağıtlayabilmek için %10’luk baraj” korunmaktadır. Bu uygulama, iş barışını derinden yaralamaktadır. Buna karşın örgütsüzlüğü ve kayıt dışılığı beslemektedir. Bu da hükümetin, “kimsesizlerin kimsesi olmak” ve “kayıt-dışılığı aşma” sözlerinin içten olmadığını göstermektedir.

2) Sağlık

Her şeyden önce 12 Eylül öncesi ve sonrasında, devletin sağlık algısı değişmiştir. Bunun en belirgin göstergesi, 1961 ve 1982 Anayasalarının sağlık yaklaşımındaki büyük farktır. 1961 Anayasası, sağlığı bir hak; 224 sayılı Sağlığın Sosyalleştirilmesi Yasası “bir insan hakkı” olarak tanımlarken; 1982 Anayasası, sağlığı bir hizmete indirgemiştir.

* Sağlık Bakanlığı’nın sosyal hekimlik karşıtı eylemleri her zaman söz konusu olmuştur. Bunun bir örneği, sağlıkta sosyalizasyon uygulamalarının başladığı yıl olan 1963 yılında, daha sonraları İçişleri Bakanı iken “solcuların nefesini bile takip ediyoruz” diyecek olan Sağlık Bakanı Faruk Sükan’ın ağzından “Genel Sağlık Sigortası” çalışmalarının başlatıldığını duyurmasıdır (Bakanlık bir kez 1947 yılında, İşçi Sigortaları Kurumu’nun kurulmasının ardından benzer bir duyuru yapmış; ama başarısız olmuştu). 1963 duyurusu da başarısız olmuştu. Ama sosyal hekimlik karşıtı eylemler biri, 12 Eylül sonrası ve diğeri de 2003 sonrası olmak üzere iki kez tepe noktasına çıkmıştır. Her ikisi de Dünya Bankası desteklidir; her ikisinde de Genel Sağlık Sigortası vurgusu öndedir.

* “Sosyal hekimlik (toplum hekimliği)” ile “halk sağlığı” arasında büyük farklar vardır. 12 Eylül sonrası, gündeme getirilen terminoloji değişikliği ile sağlığın “sosyal” karakteri zedelenmiştir. “Solcuların nefesini bile takip ediyoruz” diyen ve “sosyal” olan her şeye karşı olan, “O Bakan”ın söyledikleri çıkmıştır. Bu zedelenmenin en belirgin kanıtlarından biri, 1961 Anayasası’nda bir “hak” olarak tanımlanan sağlığın, 1982 Anayasası’nda bir “hizmet” olarak tanımlanmasıdır. Diğeri ise, üniversitelerde “toplum hekimliği enstitüleri” ile “sosyal politika” bölümlerinin adlarının ve kimliklerinin değiştirilmesidir.

* Bakanlık, “sağlık çalışanları ile mücadele örgütü” gibi çalışmaktadır. Önce “performans” uygulamasıyla, sonra da “tam gün yasası” ile çalışanları üzerinde baskı kurmuştur. Radyasyon ile karşılaşılan işlerde, insan sağlığını bozduğu yasa hükmü olmasına karşın, çalışma süreleri arttırılmıştır. Bunu, eğitim ve araştırma hastanelerindeki uzmanların sürülmesi; ücretleri düşük tutmak için özel hastane temsilcileriyle “mutabakat” yapılması; “uzun çalışma süreleri uygulaması”nın sürdürülmesi; hastanelerin üniversitelerle ortak kullanılması adı altında yapılan keyfi uygulamalar; ithal hekimlik ve taşeron işçi uygulamaları izlemiştir (4).

* Tıpkı bugünlerde yaşandığı gibi, bundan 7 yıl kadar önce de, sağlıkçılara yönelik şiddet olayları yaşanmaktaydı. 11 Kasım 2005’te İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof.Dr.N.Göksel Kalaycı bir hasta yakını tarafından öldürülmüştü. Üniversite Konseyleri Derneği İstanbul Üniversitesi Konseyi yayınladığı bildiride şöyle diyordu : “Toplumumuzda yaşanan ve maalesef, yükselme eğilimi gösteren olayların ana tetikleyicisi, ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adı altında yürütülen ticarileştirme operasyonunun tüm değerlere saldırması ve ‘kutsal hizmet’ olarak kabul edilen sağlık alanında tarafların saflaşması noktasına getirilmesidir. Böylece sağlık bir hak olmaktan çıkarılmakta, insanların ulaşabildiği sağlık hizmeti, bireylerin gelirlerine göre belirlenmekte; tıp fakülteleri, toplumsal bakıştan yoksun, eşitsiz tabloyu yeniden üretecek, eşitsiz bilgi ve beceride hekimler ve sağlıkçılar yetiştirmeye aday kurumlar haline getirilmektedir.” (5)

* Bakanlık, “sağlıklı toplumu” da sevmemektedir. Aslolan insanların hastalanmaması için, öncelikle koruyucu hekimlik önlemlerinin alınmasıdır. Bakanlık, koruyucu hizmeti, TSM’lere (toplum sağlığı merkezleri) bırakmış; ama onlar üvey evlat muamelesi yapmıştır. Toplum Sağlığı Merkezleri, nicelikçe ve nitelikçe yetersiz konuma getirilmiştir. Böylece, koruyucu hizmetlerde yetersizlikler ortaya çıkmakta; bu da hasta sayısını arttırmaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın bütün uygulamaları daha çok hasta bakabilmek içindir. Hastaları seven yanlızca Bakanlık değildir. Hastaları seven bir grup daha vardır; o da, hastaların sırtından para kazananlardır. Ancak hastaların “para”larının sevildiği de, arttırılan katkı payları ve nitelikli sağlık hizmetinin “istisna” edilmesinden anlaşılmaktadır.

* Bakanlık, küçük girişimcileri de sevmemektedir. Önce doktor muayenehanelerini, poliklinikleri ve özel tıp merkezlerini hedef almıştı. Şimdi de sağlık tarama-portör muayeneleri yapan kuruluşları tehdit etmektedir.

3) Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar

* Türkiye’de sosyal hizmetlerin öncüsü Cumhuriyetin bir anıt kurumu olan Çocuk Esirgeme Kurumu’dur. Bir yurttaş örgütü olarak yaşamış olan ÇEK, devlet korumasına alınmış olmakla birlikte, çok az parasal yardım almıştı. 12 Eylül 1980 sonrası kapatıldı.

* Kamu örgütlenmesi içerisinde, sosyal hizmetler, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı örgütü içerisinde 1958 yılından başlayarak yer almıştır. Sağlık hizmetlerinin toplumla bütünleştirilmesi (sosyalizasyon) uygulamasının bir parçası olarak düşünülmüştü. Ancak 12 Eylül 1980 sonrası, Başbakanlığa bağlı bağımsız bir kurum haline getirilmiştir.

* Ancak ne yazık ki, SEHÇK’in bağımsızlığı göreceli olmuş; Dünya Bankası ve IMF reçetelerine bağımlı bir ilişki oluşturulmuştur.

* Sosyal yardımlar, Cumhuriyet dönemi boyunca, çok kısıtlı düzeylerde tutulmuş; yaşlılar ve devlet için büyük özverilerde bulunan kişiler yararına kullanılmıştır. Ama 12 Eylül 1980 sonrası, sosyal yardımlar giderek genişlemiş; önce özel fon yönetimlerinin, sonra vakıf yönetimlerinin keyfi uygulamalarıyla “farklı amaç”larla kullanılır olmuştur.

* Çocuklara yönelik sosyal politika uygulaması, bir yurttaş örgütü (STK) olan Çocuk Esirgeme Kurumu’nun var olduğu dönem dışında, kamu yönetiminde hiç bir zaman yürütülmemiştir. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun devletleştirilmesiyle, onun amblemine, adına, işlevlerine ve mal varlıklarına el koyan SHÇEK (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) de bugün yoktur. Dolayısıyla çocuklar, sahipsizdir.

III

Öz ile Söz Uyumsuzluğu

2011 yılında birbiri ardı sıra çıkarılan KHK’ler ile yukarıda tanımladığımız genel tabloyu meşrulaştırılmaya, derinleştirilmeye ve köklendirilmeye çalışılmıştır. Hiç kuşkusuz, bu özle sözün çatışmasına ve keyfiliğin öne çıkmasına yol açmaktadır.

Sosyal politikayı ilgilendiren tüm KHK’ler, işte bu gelişmelerin bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi bu KHK’lere yukarıdaki kümeleri gözönünde tutarak, tek tek göz atalım ve sosyal politikanın genel amaçlarıyla ne ölçüde bağdaştığını irdeleyelim :

  1. Çalışma :

a) Cumhuriyetin anıt kurumlarına tahammülsüzlük :

1946 yılı Çalışma Bakanlığı yapılanmasından geride kalan kurumlardan biri de Çalışma Meclisi’dir. Çalışma yaşamının üçlü yapısı (işçi, işveren, devlet) gereği, sosyal diyalog kaçınılmazdır. Çalışma Meclisi, çalışma yaşamına ilişkin sorunların konuşulduğu ve sosyal eşlerin (partner, taraf) uzlaşmaya çalıştığı platformlar içerisinde en önemlisidir. Ancak, 15-16 Eylül 2004 tarihinden beri toplanmadığını biliyoruz. Çalışma yaşamı bir çok sorunları içinde barındırmakta olmasına ve Bakanlık’ın, bu alanda önemli müdahaleler planlamasına karşın, bu kurumu toplamamış olması üzerinde durulması gereken bir işarettir.

Cumhuriyet’in anıt kurumlarından biri de “İşçi Sigortaları Kurumu”dur (sonra Sosyal Sigortalar Kurumu olarak anılmıştır). SSK hastanelerinin devri, ilaç fabrikasının kapanmasından sonra, çıkarılan 5502 ve 5510 sayılı yasalarla sigortalılarının sağlık hizmetlerini yalnızca finanse eden ve SGK içerisinde bir “genel müdürlük” olarak kalmıştır. Ancak KHK/665 ile genel müdürlük kimliği de ortadan kaldırılmıştır. Böylece bir Cumhuriyet Kurumu daha, yalnızca işlev olarak değil, biçim olarak da ortadan kaldırılmıştır.

b) Hedef odaklı ödevlerin, kurum içinde değişik birimlere dağıtılmış olması :

KHK/665’in 3.maddesiyle, İş Teftiş Kurulu’na yeni görevler verilmiştir (6) :

  • 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu ile 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunu uyarınca işyerlerinde inceleme yapmak, iş ve işlemlerini teftiş etmek.

  • Kayıtdışı istihdamla mücadele etmek, bu amaçla sektörel analizlere dayalı denetimleri yürütmek ve bu konularda alınması gerekli tedbirleri önermek.

ÇSGB, elindeki yetersiz iş müfettişi sayısı ile çalışma yaşamını denetlemeye çalışırken, bu kez de önüne, “merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatı ile ilgili kuruluşların faaliyetlerini, işlemlerini ve hesaplarını denetlemek”; “işsizlik sigortası kanunu uyarınca işyerlerinde inceleme yapmak, iş ve işlemleri teftiş etmek; kayıtdışı istihdamla mücadele etmek vb ödevler yüklenmiştir. KHK, iş müfettişlerinin çalışma yaşamının diğer konularından çekilmesini istemektedir. Bu görev yüklemesinin anlamı, örgütü felç etmektir.

Eğer hükümetin böyle bir hedefi olmasaydı; bu görev için Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişlerini işaret edebilirdi. Kaldı ki bu onların görevidir. Yine hükümet işsizlik sigortası uyarınca işyerlerinde teftiş yapılması için de SGK müfettişlerini görevlendirebilirdi. Hatta işsizlik sigortasının yönetimini, İş Kur’dan alarak SGK’ya verir; böylece “sosyal güvenlik sistemini tek çatı altında toplama” sözünü yerine getirme yönünde bir adım atmış olurdu. Ne yazıkki, amaç sorun çözmek değil, sorunu çözmemektir.

c) Hükümet otoritesinin genişletilmesi eğilimi

(ı) İşlerin gördürülmesinde, “yetkinlik, ehliyet, liyakat” gözönüne alınmamaktadır. Sözgelimi, 2 Kasım 2011 tarihli KHK/665 1.maddesiyle, Bakanlığı’n teşkilat ve görevleri hakkındaki 09/01/1985 tarih ve 3146 sayılı yasanın 5.maddesine ekleme yapmıştır. Buna göre, “Bakan, merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatı ile ilgili kuruluşların faaliyetlerini, işlemlerini ve hesaplarını … denetleme yetkisini, iş müfettişleri, bağlı ve ilgili kuruluşların müfettişleri ve uygun göreceği personel aracılığıyla kullanabilir.” Denetim, bu alanda yetkinleşmiş ve “alana özgü” bir sınavdan geçmiş müfettişler dışında müfettişlere de yaptırılması akıl-dışı iken; eğitimi ve kıdemi bile belli olmayan personel aracılığıyla yaptırılması keyfiliğin en uç noktasıdır.

(ıı) KHK/665 8.maddesiyle Bakanlık Teftiş Kurulu işlevsizleştirilmiştir. Çünkü, “yetkinlik, ehliyet, liyakat” isteyen bu görevler, Bakan’ın uygun göreceği ve her görev için kolayca değiştirebileceği personel tarafından gerçekleştirilecektir. Önceki yasa metninde, müsteşarın bile, “emir veremediği” yetkili kişiler ortadan kaldırılmış olmaktadır. Bakan, bakan yardımcısı, müsteşar vb büyük bir hareket serbestliği kazanmıştır. Bu da keyfiliğin en uç noktasıdır.

(ııı) KHK/665 4.maddesiyle Bölge Çalışma Müdürlükleri işlevsizleştirilmiştir. Önceden Bakanlık taşra örgütlenmesinin en önemli ayağı olan BÇM’ler yerlerini, “Bakanlık bağlı ve ilgili kuruluşlarının taşra teşkilatlarına bırakmış”tır. Bu nasıl bir keyfiliktir ki, KHK/665 ile “Bakanlık hizmet birimlerinin, mevzuattan kaynaklanan ve taşrada yürütülmesi gereken görevlerini yürütülmesi için … bu teşkilatlara doğrudan talimat vermesi olanağı” getirilmiştir.

(ıv) Bakanlık ve bağlı kuruluşlar bünyesindeki teftiş kurulları kaldırılmış (SGK dışında) ve tüm müfettişler “iş müfettişi ya da baş iş müfettişi” sayılmışlardır. Gerek müfettiş yardımcılıkları sırasında gerekse görevleri süresince, başka başka alanlarda yetkinleşmiş olan bu müfettişlerin, “iş hukuku” gibi apayrı bir alanı bildikleri varsayılmıştır. Bu bilginin ayaklar altına alınmasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda, inceleme-araştırma, teftiş gibi konularda, görev dağıtımında, otoriteye büyük bir esneklik sağlanmıştır.

(v) KHK/665’in 8.maddesiyle Bakanlık “Teftiş Kurulu”nun kaldırılması, iki önemli işlevin yetkin ellerden alınması sonucunu doğurmuştur. Bunlar Bakanlık ve bağlı kuruluşların her türlü faaliyet ve işlevlerinin denetlenmesi ile kurumsal yapının geliştirilmesi ve amaçlarını daha iyi gerçekleştirebilmesi için öneri üretilmesidir. İki işlev birbiriyle içiçe geçmiş idi. Bu kurul bir yerde Bakanlığın “bellek”i, bir yerde de “koruyucusu” konumundaydı.

(vı) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın geleneksel taşra örgütlenmesi, Bölge Çalışma Müdürlükleri eliyle gerçekleştirilmekteydi. Bu Bakanlığın bölge düzeyinde örgütlenmesini getiriyor ve örgüte idari örgütlenmede göreceli bir bağımsızlık kazandırıyordu. Bu kez, bölge çalışma müdürlükleri kaldırılarak, tüm illerde kurulacak “Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlükleri” ve bunlara bağlı istenilen sayıdaki “hizmet merkezleri”nden oluşması benimsenmiştir. Bu yaklaşım, Bakanlığın bir sosyal politika aracı olmaktan çok bir hizmet birimi olması ön-kabulü ile açıklanabilir.

(vıı) Bu KHK ile 2006 tarih ve 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’nun 29.maddesinin 2.fıkrası da değiştirilmiştir. SGK’daki tüm düzeydeki kadroların atama yetkisinde Yönetim Kurulu devreden çıkarılmıştır. Üst düzey yöneticiler SGK Başkanı’nın önerisiyle Bakan tarafından, geri kalan tüm kadrolar da Başkan tarafından yapılmaktadır. Bu da keyfiliği arttırıcı bir adımdır.

d) Küreselleşme ile bütünleşme hedefi :

Bakanlık, KHK/665’in 2.maddesiyle, Avrupa Birliği ile ilişkilerin doğrudan kurulabilmesi olanağına kavuşmuştur. Daha önce Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanlığı veya Avrupa Birliği Genel Sekreterliği aracılığıyla yürüttüğü ilişki, bu kez, Bakanlığın ilgili Daire Başkanlığı tarafından yürütülecektir. Bu kolaylık, Avrupa Birliği’nin, Bakanlık işlevlerinden bazılarına (istihdam ve iş sağlığı-güvenliği) duyduğu yoğun ilgi ve bu alanlarda atılmasını istediği büyük adımlarla açıklanabilir. Her iki büyük adım da, Türkiye’nin AB ile bütünleşmesi açısından önemlidir.

AB ile ilişkilerdeki duyarlılığın, ILO ile ilişkilerdeki özensizlikle çeliştiği düşünülebilir. Ama bu doğru değildir. Her ne kadar, AB, bazı ILO sözleşmelerinin Türkiye’de yaşama geçmesiyle yakından ilgilenmekteyse de, sözgelimi, işçi sendikalarının yaşamına kasteden “büyük adımlar” konusunda herhangi bir işaret ya da ses vermekten kaçınmaktadır. Çünkü, işçi sendikalarının güçsüzleşmesi ve sosyal yaşamda etkilerinin azalması, yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünya sendikalarının sorunudur ve küreselleşmiş kapitalizmin başlıca hedeflerinden biridir.

  1. Sağlık :

Sağlık Bakanlığı, örgütünü yeniden yapılandırırken, 663 sayılı KHK (7) ile yürürlükten kaldırılan yine bir KHK’dir (13.12.1983 tarih ve 181 sayılı KHK). 1982 yılında çıkarılmış bulunan bu KHK’nin de yürürlükten kaldırdığı, 9 Haziran 1936 tarih ve 3017 sayılı düzenleme ise bir yasadır. Bakanlık, bugün, 1982’de yarım kalan bir işi tamamlamış ve tüm örgütün iskeletini ve yönetim yaklaşımını değiştirmiş ve bu iki müdahaleyi de KHK’ler eliyle yapmıştır.

a) Cumhuriyetin anıt kurumlarına tahammülsüzlük :

Sağlık Bakanlığı’nın KHK/663 ile ortadan kaldırdığı kurumların en önemlisi “Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü”dür. 1928 yılında kurulan ve Bakanlığın, özellikle bulaşıcı hastalıklarla mücadelesinin beynini oluşturan bu kurum ve ona bağlı Hıfzıssıhha Okulu, sağlığın sosyalleştirilmesi döneminde de (1961-2011) çok önemli işlev görmesi beklenen bir kurum olmuştur (8). Her şeyden önce adındaki “Hıfzıssıhha” (sağlığı koruma) sözcüğünün de anımsattığı gibi, “önce sağlık”, “herkese sağlık” ilkelerinin yaşama geçmesi için uğraşmakla yükümlendirilmiştir. Sözgelimi, uzun yıllar “aşı üretimi” gibi çok önemli bir “üretici” işlev, bu Kurum’un içerisinde yürütülmüştür. Son kararname ile, aşı üretimine son verilmekte ve devletin denetimindeki bu en büyük pazar, ithalatın pençesine bırakılmaktadır (Tıpkı 2004 yılında, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri sırasında, SSK ilaç fabrikasının, kapatılmak zorunda bırakılması olgusunda olduğu gibi (9)). Bu aynı zamanda Bakanlık’ın, koruyucu hekimlik işlevlerinden elini çekmek istediğinin de açık bir kanıtı olmaktadır.

b) Hedef odaklı ödevlerin, kurum içinde değişik birimlere dağıtılmış olması :

Sağlık Bakanlığı örgütlenmesinde, sorun odaklı yaklaşım Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri önemli bir yer tutmuştur. 1925 yılında gerçekleştirilen 1.Tıp Kongresi’nin ana temasını oluşturan “Sıtma Savaş”, 1928 yılında gerçekleştirilen 2.Tıp Kongresi’nin ana temasını oluşturan “Verem Savaş”tan başlayarak, halkı kırıp geçiren bir çok hastalık etmenleri hemen hemen yok edilmiştir. Ancak, son yıllarda, artan yoksulluk ve görevin savsaklanması olgusuna koşut olarak, zayıflatılan bulaşıcı hastalıklarla mücadele, bu hastalıkların hortlamasına neden olmuştur. Bu büyük bir sorundur. Buna karşın Bakanlık, bunları bir sorun olarak görmemektedir. KHK/663’ün “hedef grup”lar üzerine kurduğu stratejisini şu şekilde açıklayabiliriz :

Sağlık Bakanlığı tarafından seçilen öncelikli hedef gruplar şunlardır :

  • Hastalar : Adı sağlık bakanlığı … Yani hastalık bakanlığı değil … Demek ki, daha görev alanının tanımlanması aşamasında, “yalnızca hastalık va sakatlık halini” değil, “bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik halini” gözetmesi beklenen bir kurumla karşı karşıyayız. Sağlık Bakanlığı’nın, “hasta” kişilere öncelik vermesi, tıbbi açıdan hatadır. Çünkü sağlam kişiler ve hastalanmak üzere olanların erken tanısı, tıbbı açıdan daha önceliklidir. Buna karşın sağlam kişilere sunulan hizmetler, “kar” açısından çekici değildir. Daha kazançlı olan “denize düşen yılana bile sarılır” gibi, para tuzaklarına düşmeye elverişli olan hasta grubudur. Buna karşın yapılması beklenen koruyucu hizmetlerin egemen kılınmasıdır. Oysa bunun için görevlendirilen Halk Sağlığı Kurumu ve onunla eklemlendirilen Toplum Sağlığı Merkezleri bu devasa görevin üstesinden gelecek ölçüde kurulmamışlardır.

  • İlaç ve tıbbi cihaz üretici ve satıcıları : Hastalıkların tanısı ya da tedavisinde, teknoloji ürünlerinden yararlanmak çok önemlidir. Hastalananlar için ilaç tedavisine de gereksinme vardır. Ama “ilaç ve tıbbı cihaz üretici ve satıcıları”, daha çok para kazanmak istiyorlar. Onun için, daha çok tüketime gereksinme duyuyorlar. Daha çok tüketimi körükleyecek olan hastalardır. Koruyucu hizmetler ise, bu grubun “kazancı”nın bir numaralı düşmanı.

  • Yurt dışı “kardeş” topluluklar : İnsani yardım adı altında, doğal felaketlerin ya da insan-yapısı olan savaş felaketlerinin pençesindekilere ulaşmak yüce bir duygudur. Ancak bunları din, soy vb etmenlere göre ayırt ederek ve özel örgütlenmeler kurarak hareket etmek içten pazarlıklı ve hesapçı bir yaklaşımdır. Kaldı ki, KHK/663’ün 51.maddesi ayrıntılı incelendiğinde, “küresel sistemle eklemlenme” hedefi ortaya çıkmaktadır.

Bakanlık KHK ile bu hedef grupların her biri için birer kurum oluşturulmuştur :

* Türkiye Halk Sağlığı Kurumu

* Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu

* Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu

* Yurt dışı sağlık hizmet birimleri (KHK 663/madde 51)

c) Hükümet otoritesinin genişletilmesi eğilimi :

Sağlık Bakanlığı, keyfiliği egemen kılmak için iki yöntem benimsemiştir.

(ı) Birincisi, bu KHK, Bakanlık örgütünde taş üzerinde taş bırakmamaktır. KHK/663 ile, ana hizmet birimlerinden yanlızca, “Dış İlişkiler Dairesi” ile “Avrupa Topluluğu Koordinasyon Dairesi” başkanlıkları, “Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü” adı altında ayakta kalabilmiştir. Böylece Bakanlık, çalışmak istediklerinin dışındaki tüm personeli “sürgüne yollama” olanağını elde etmiştir.

(ıı) İkincisi, kamu yönetiminde hiç başvurulmamış bir yöntemle “gönüllü” çalıştırma yöntemini getirmiştir. “Gerçek ve tüzel kişilerce sosyal dayanışma ve yardımlaşma amacıyla gönüllü ve ücretsiz olarak sağlık hizmeti verilebilir” (Madde 52). Burada “akıl ve mantıkla uyuşmayan” bir çok nokta bulunmaktadır. Gönüllüler, sağlık hizmeti sunabildikleri gibi bunun dışında kalan “hasta karşılama ve bilgilendirme, refakat, kişisel bakım ve sosyal ihtiyaçların karşılanması” gibi çok geniş ve her yöne çekilebilecek hizmetleri sunma olanağına kavuşmaktadırlar. “Sağlık gönüllüsünün, sağlık mensubu olma mecburiyeti yoktur.” Burada tek koşul, belgelenmiş Kurum onayıdır. Bu hükümetin, sağlık alanını istediği gibi yönlendirebilmesi için, inanılmaz bir kaos yaratacaktır.

(ııı) Üçüncüsü, görünüşte toplumun görüşüne başvurduğu izlenimini yaratan “katılmalı kurulları” kullanarak, keyfi uygulamalar meşrulaştırılmak istenmektedir. Daha önce, Bakanlık örgütünde, bir tek uzmanlık kuruluşu (katılmalı kurul) vardı. O da “Yüksek Sağlık Şurası” idi. Buna bağlı yeni yeni uzmanlık grupları kurma olanağı vardı. Bu kez, uzmanlık kuruluşlarının (katılmalı kurulların) sayısı arttırılmıştır : Yüksek Sağlık Şurası, Tıpta Uzmanlık Kurulu, Sağlık Meslekleri Kurulu, Sağlık Politikaları Kurulu, …

Sağlık Politikaları Kurulu (KHK/663 madde 6), “Bakanlığın sağlık sistemi yönetimi ve politika belirleme ve ilgili temel görevlerini yerine getirmek üzere görevlendirilen” 11 üye, müsteşar ve yardımcılarından oluşur. 11 üyenin “en az dört yıllık yüksek okul mezunu olması, sekiz yıllık iş tecrübesi olması ve Bakan tarafından seçilmesi ” yeterlidir. Ülkenin sağlık politikasını belirleyecek bu kurulun bileşimi için, üç niteleme dilimizin ucuna geliyor : “İnanılmaz”, “Akıl-dışı” ve “keyfiliğin uç noktası”.

Yüksek Sağlık Şurası (KHK 663/madde 21) : Daha önce, adına uygun bir biçimde, sağlık alanındaki tüm tartışmalı konuların (adli, etik vb), toplumsal uzlaşmayla gerçekleştirilmeye çalışıldığı bu kurul, güçsüzleştirilmiş ve yalnızca adli işlemlerle sınırlanmıştır. 21.Madde şöyle başlamaktadır : “Sağlık meslek mensuplarının mesleklerini icra ederken ortaya çıkan adli konularda mahkemelere görüş vermek ve idari soruşturmacılar ve uzlaşma komisyonları için bilirkişi listesi belirlemek” üzere kurulmuştur. 15 kişiden oluşan bu kurul iki üst düzey bürokrattan başka, Bakan’ın seçeceği 13 kişiden oluşur. Bu 13 kişinin niteliklerini tanımlayan madde “ülkede sağlık hizmetleri veya eserleri ile tanınmış kişiler” arasında seçileceğini bildirmektedir. Bu bir tanımdan çok, büyük bir belirsizliktir. Birincisi, cümle düşüktür ve farklı anlamlar çıkarılabilmektedir. İkincisi bu kişilerin sağlık meslek mensubu olma zorunluluğu yoktur. Daha bir çok konuda gördüğümüz gibi, Sağlık Bakanlığı, sağlık alanını, sağlık eğitimi-kültürü olmayan kişilere teslim etme eğilimindedir. Nasıl ve kim tarafından tanımlanacağı bilinmeyen “acele işler”de karar vermek üzere üç üyeden kurulan bir alt kurul seçilmektedir. “Çekimser oy” kullanmayı yasaklamasına karşın, “sekiz üyenin katılımıyla toplanıp dört üyenin oyuyla” karar almayı kabullenmektedir. Bu çok açık çelişki ve tutarlılıktan uzak bir hükümdür. Bütün bunlar kaygı vericidir.

Uzlaştırma Prosedürü (KHK 663/madde 24) : “Sağlık mesleklerinin uygulanmasından dolayı zarara uğradığını iddia edenlerin dava açma süresi içerisinde bu madde kapsamında yapacakları maddi ve manevi tazminat başvuruları”nın Bakanlık tarafından uzlaşma yoluyla halledilmesi öngörülmektedir. Maddede açıkça bu süreç içerisinde Bakanlığın herhangi bir ödeme yapmayacağı açıkça belirtilmiş olup; zararın meydana gelmesinde de kendisinde hiç bir sorumluluk görmemektedir. Bakanlığın, sağlık çalışanlarını hedef gösteren ve sürekli kendisini “aklayan” tutumunun bir yansımasıdır bu. Oysa ki, “iş kazaları ve meslek hastalıklarının oluşumunda ve tazmin edilmesinde” olduğu gibi, işveren konumundaki Bakanlık’ın “sevk ve idare” yetkisi dolayısıyla birincil derecede sorumluluğu bulunmaktadır. Daha önce çıkardığı ve tüm doktorların katılmasını zorunlu kıldığı “mesleki sorumluluk sigortası “ uygulamasında da bunu yapmıştır ve uzlaştırma süreci ile sigorta süreci arasına köprü kurmuştur. “Uzlaştırma çağrısına sağlık çalışanlarının uymasının zorunlu olup olmadığı belli değildir; kaldı ki, bu çağrıya uyma, yenilginin başlangıcıdır. Sonuç ne olursa olsun, “uzlaşma” olgusunun özünden gelen bir biçimde sağlık personeli kayıplar yaşayacaktır. KHK’nin hazırlanmasındaki özensizlik burada da kendini göstermektedir. 21. Maddede, Yüksek Sağlık Şurası tarafından belirlenen “uzlaşma komisyonları için bilirkişi”den söz edilirken; 24.maddede “hukukçu uzlaştırıcı”dan sözedilmektedir.

Tıpta Uzmanlık Kurulu (KHK 663/madde 22), çok önemli yetkilerle donatılmıştır. Herşeyde önce, “Tıpta ve diş hekimliğinde, uzmanlık eğitimi yapacak eğitim kurumlarına eğitim yetkisi verilmesi ve bu yetkinin kaldırılması”nda karar katıdır. Yabancı ülkelerde uzmanlık eğitimi alanların denkliğini belirleyecek fakülte ve eğitim hastaneleri belirlemek de onun yetkisindedir. Bu yaşamsal önemi olan kararların verileceği kurulda, belirleyici olan oylar, Bakan tarafından belirlenmektedir (3 üst düzey bürokrat ve biri diş hekimi olmak üzere 5 üye). Bakan tarafından seçilecek 5 üyeden dördünün nitelikleri belirtilmemiştir; yalnızca “eğitim hastanelerinden seçilmesi” öngörülmüştür. “Tıp eğitimi almış kişiler” arasından seçilmesi beklenir; ama Bakan’ı bağlayan herhangi bir koşul da bulunmamaktadır. Her konuda bu denli “yetkinlik, ehliyet, liyakat” ölçülerine özen gösterilmemiş olması, adaletsizliğin ve keyfiliğin ta kendisidir.

Sağlık Meslekleri Kurulu (KHK/663 madde 23), “Sağlık mesleklerinde eğitim müfredatı, mesleki alan ve dal belirlemesi gibi mesleki düzenlemelerde ve istihdam planlamalarında görüş bildirmek, mesleki yeterlilik değerlendirmesi yapma, mesleki müeyyide uygulamak, etik ilkeleri belirlemek ve uyumu denetlemek” üzere oluşturulmuştur. 14 üyeden oluşmaktadır. Bu üyelerden 5’i Bakanlık üst düzey bürokratları (veya yardımcıları), 2 YÖK temsilcisi (nitelikleri tanımlanmamış), 1 Mesleki Yeterlilik Kurumu Temsilcisi’dir. Geri kalan 6 üyeden 5’i Bakan tarafından 5 ayrı sağlık meslek mensupları arasından seçilmiş birer üyedir (Niteliklerinden biri dışında tanımlanan yoktur). “Kanunla kurulan sağlık meslek birliklerinden bir üye”nin katılımı öngörülmüşse de, “Bakan’ca seçilmişler”e getirilmeyen bir kısıtlama, meslek birlik temsilcilerine getirilmiştir; “yalnızca kendi meslek mensupları ile ilgili konuların görüşüleceği toplantılara katılabilir ve yalnızca kendi meslek alanları ile ilgili alanlarda oy kullanabilirler”. Bu konuları belirleme yetkisinin kime ait olduğu belirtilmemişse de, büyük olasılıkla Kurul’u toplantıya çağıracak olan Erk (yani Bakan) tarafından belirlenecektir. Bu kurul, saydıklarımız arasında en önemli ve en yetkili olanıdır. Çünkü, diğer önemli görevlerinin yanında, “meslekten geçici veya sürekli men etmeye karar verme” yetkisiyle donatılmıştır (Madde 23/6-e). Hükümet otoritesini güçlendiren yalnızca bu yetki değildir; herhangi bir “ihbar veya şikayet”i işleme koyup koymama yetkisi “denetim görevlileri”, “il veya ilçe sağlık müdürlükleri”ne bırakılmıştır. Onların “kanaat raporları” doğrultusunda, Kurul’a gönderilen, hakkında şikayet bulunanlara ceza olarak “mesleki yeterlilik eğitimine tabi tutulma … yetersiz görülen alanda teorik ve/veya pratik eğitim ve/veya başka bir sağlık meslek mensubunun nezaret ve sorumluluğunda meslek icrası” cezaları verilebilir. Bu eğitimin sonunda girdiği sınavda başarılı olana kadar (seçici kurul, sınav koşulları vs belli değil) meslekten men edilir. Bu öyle büyük bir yetkidir ki, en yetkin kişinin bile yetkin olmayanlarca, elinden diplomasının alınmasına olanak verir. Bu kurulun bileşimi ve yetkileriyle, “il ve ilçe sağlık müdürlüklerine tanınan bu yetki” için üç niteleme dilimizin ucuna geliyor : “İnanılmaz”, “Akıl-dışı” ve “keyfiliğin uç noktası”.

(ıv) Bakanlık örgütlenmeleri sevmemektedir. KHK/663 ile Türk Tabipleri Birliği’nin, kendi yasasının 1.maddesinden gelen “tabibliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” ödevi, kaldırılmıştır. Böylece TTB yalnızca hekimlerin bireysel çıkarlarına sahip çıkması beklenmiş ve halka karşı yıllardır başarıyla yürütmekte olduğu görevlere yönelmesi engellenmek istenmiştir. Sanki Bakanlık, halkın sağlık sorunları ile ilgilenilecekse, ancak, ben ilgilenirim, demektedir.

d) Küreselleşme ile bütünleşme hedefi

TBMM’nin 23 Nisan 1920’de kuruluşunu izleyen ilk aylarda kurulan Sağlık Bakanlığı, geleneksel olarak “herkese sağlık” ilkesini benimsemişti. Bu özelliği ile Osmanlı dönemi sağlık politikalarından, önemli ölçüde, ayrılıyordu. “Herkese sağlık” ilkesinin temsil ettiği sosyal hekimlik yaklaşımı, özünde sağlığın bir hak, hizmetlerden yararlanmanın parasız olmasını öngörüyordu (Parasız= vergilerle finansman). 1983 yılından beri Sağlık Bakanlığı’nın tüm çabası, sağlığın ticarileştirilmesi, yani “parayla alınan bir mal” haline dönüştürülmesidir. Sağlık Bakanlığı’nın 1992 yılında düzenlediği 1.Ulusal Sağlık Kongresi’nin bu amaca yönelmiş olması; ilaç şirketleriyle Dünya Bankası’nın finansal katkısını sağlamış olması yadırgatıcı değildir.

1999 yılında çıkarılan 616 sayılı KHK ile SSK Hastanelerinin işletmeye çevrilmesini amaçlayan başarısız girişim ile 1997 yılında Ankara’da Yüksek İhtisas Hastanesi’nin işletme haline getirilmesi yine bu doğrultuda atılmış adımlardır (10).

Bakanlık, bu işletmelerin, Kamu-Özel Ortaklığı biçiminde yürütülmesinin de alt yapısını hazırlamaktadır. Daha önce 2007 yılında çıkarılan 5683 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle Sağlık Bakanlığı’nın ana hizmet birimleri arasına Kamu Özel Ortaklığı Daire Başkanlığı da eklenmiştir. Yine bu değişiklikle, bu Daire Başkanlığına “sağlık tesislerinin yenilenmesinde sözleşme karşılığı gerçek ve özel kişilere kiralama vb öngörülmüş; bu konuda bir de Yönetmelik çıkarılmıştır. Sağlık alanında ilk kapsamlı KÖO uygulaması Kayseri Entegre Sağlık Kampüsü için 10.08.2009 tarihinde ihaleye çıkılarak başlatılmıştır (11).

KHK/633’ün 29.maddesi ile Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na verilen ödevlerden biri de, “Görev alanı ile ilgili konularda ulusal veya uluslararası kamu veya özel kurum ve kuruluşlkarla bilimsel ve teknik işbirliği yapmak, müşterek çalışma yürütmek”tir. Bu Kurum’un “Bakanlık politika ve hedeflerine uygun” çalışacağı açıkça belirtildiğine göre, KÖO hayallerinin “uluslararası” boyutları kolayca çıkarsanabilir.

Sağlık Bakanlığı, geleneksel yaklaşımın yerine, sağlığın bir “ticaret aracı” olduğu ilkesini koymuştur. “Sağlıkta dönüşüm” ile anlatılmak istenen budur. Yıllarca yerleştirilmeye çalışılan “toplum hekimliği”ne karşı getirilen “aile hekimliği” kavramları arasındaki fark, hizmetin bedelini kimin ödeyeceği sorusuna verilen yanıtta saklıdır. Böylece sağlık, kişilerin kendilerini ilgilendiren bir konu haline getirilmekte ve toplumsal boyutundan soyutlanmaktadır. Sağlık Bakanlığı ise, yatırımcı bakanlıklar gibi, kar zarar hesaplarının, maliyet/etkinlik analizlerinin, katkı payı uygulamasının, yatırımların, özelleştirmenin, taşeronlaşmanın, “yabancı sermayenin yurda çekilmesi”nin üzerinde durmaktadır. Bunlar için genel müdürlükler kurulmuştur :

* Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü (KHK 663/madde 13)

* Sağlık Serbest Bölgeleri (KHK 663/madde 49)

* Kamu Hastaneleri Birlikleri (KHK 663/madde 30)

* T.Kamu Hastaneleri Kurumu (KHK/663/madde 29)

Sağlık Bakanlığı’nın, geleneksel yaklaşımın yerine, sağlığın bir “ticaret aracı” olduğu ilkesini koyduğunun bir başka kanıtı da, KHK/663’ün 58/11/b maddesiyle, “besin işlerinde vs çalışanların bulaşıcı hastalıkları bulunup bulunmadığına ilişkin periyodik muayene raporları”nın gerekli inceleme ve analizlerin işverenlerce ödenmesi hükmünü getirmesidir. Bu incelemeler 1930 yılında çıkarılan “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu (Genel Sağlığı Koruma Yasası)” ile, kamu kuruluşlarınca parasız olarak karşılanması öngörülmekteydi. Bu inceleme ve analizlerin Bakanlık örgütü tarafından da yaygın olarak yapılmakta olduğu düşünülürse, kendi gelir kaynaklarını geliştirme amacı kolayca anlaşılabilmektedir.

Bakanlığın, “ülkenin sağlık alanında yabancı sermaye ve yüksek teknoloji girişini hızlandırmak ve ülkeyi bölgesel bir cazibe merkezi haline getirmek” için, 06.06.1985/3218 Serbest Bölgeler Kanunu hükümleri çerçevesinde, sağlık serbest bölgeleri kurulması ve yönetilmesi öngörülmektedir (KHK/633 madde 49).

KHK/663’ün 51.maddesinde öngörülen “yurt dışı sağlık hizmetleri”, amacında belirtilen insani ve teknik yardımın boyutlarını çok aşarak, küresel boyutlu yatırım projelerine dönüşmektedir. Bu maddede öngörülen,

  • Geçici sağlık hizmet birimleri kurulması ve işletilmesiyle ilgili olarak, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, finans ve yardım kuruluşları ile işbirliği ve ortak çalışma yapabilmesi; insan ve mali kaynak desteği sağlayabilmesi,

  • Bu amaçla görevlendirilen kamu personelinin görevlerinin “devlet hizmeti yükümlülüğünden sayılması”

  • Bu kapsamda hizmet alımı veya KÖO modeliyle özel sektör tarafından işletilen sağlık hizmet birimlerinde çalıştırılacak Bakanlık personelinin izinli sayılması

Bakanlığın, girişimci hayallerini ele vermektedir.

Özetle, “Sağlık hizmetlerin özel sektörün ve özel sektöre benzetilmiş kamu sağlık kurumlarının ‘melezleşmiş’ bir sağlık sistemi çinde harmanlandığı düzenlemeler gerçekleşmiştir. … Bu melezleşme ve kamu-özel sektörün kamu hizmetleri içine yuvalandırılmasını, teşvik ve kolaylıkların yanında özelleştirme uygulamalarına ek olarak özel sektörün kamu hizmetlerinin yürütücüsü ve tedarikçisi konumuna getirilmesini sağlamakta, böylece kamu, ‘kürek çekmemekte, dümen tutmaktadır” (12). Bu çerçevede, günümüzde en çok tartışılan konulardan biri olan Kamu-Özel Ortaklıkları’nın, sağlık alanında da uygulamaya geçirilmesi çabaları bulunmaktadır.

  1. Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar:

AKP’nin sosyal politika çizgisi, onu sosyal hizmet ve sosyal yardımlarla özdeşleştiren bir çizgidir. Yeni kurulan Aile ve Sosyal Politika Bakanlığı’nın kuruluş kanununda belirlenmiş amaçlarına baktığımızda, yalnızca, sosyal yardımların tek elde toplanması ve sosyal risk gruplarına (kadın, çocuk, engelli, şehit ailesi vb) yönelik hizmetleri kapsadığı görülmektedir (13).

a) Cumhuriyetin anıt kurumlarına tahammülsüzlük :

Bugün bile Türkiye’de, çocukları kucaklayan bir sosyal politikanın “söz”de kalmakta iken; 1921 yılında bir yurttaş örgütü (sivil toplum örgütü) olarak kurulan Çocuk Esirgeme Kurumu, tüm çocukları kavrayarak bir örnek oluşturmuştur. Gerçekten de, 60 yıllık ömründe, Çocuk Esirgeme Kurumu, yalnızca korunmaya muhtaç çocuklara yönelik olarak değil, tüm çocukları kavrayacak biçimde politika ve hizmet geliştirmiştir (14). Ama ne yazıkki, önce 12 Eylül 1980 sonrası, devletleştirilmiş; yurttaş örgütü niteliğine son verilmiştir. Şimdi de 633 sayılı KHK ile tümden ortadan kaldırılarak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bürokrasisi içerisinde eritilmiştir. Her iki darbe de, Cumhuriyetin anıtsal yapılarından birini hedef alan, yerine iyisini koyamayan, basit bir mantığı olan yıkıcı bir eylemdir.

b) Hedef odaklı ödevlerin, kurum içinde değişik birimlere dağıtılmış olması :

633 sayılı KHK (15) ile kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın örgütlenmesi, hedef gruplar gözönüne alınarak gerçekleştirilmiştir. AKP seçim beyannamesinde de belirtilen bu hedef gruplar şunlardır : Muhtaç konumda olan aile, çocuk, kadın, özürlü, yaşlı, şehit ailesi. Bunun anlamı, hepsini birden ilgilendiren yoksulluk, işsizlik, sosyal güvencesizlik, sağlık hizmetlerine erişememe gibi sorunların ayrı ayrı ele alınacak olmasıdır. Dolayısıyla çözümlerde, bütünsel bir yaklaşım yerine, geçici-kısıtlı (palyatif) önlemlere başvurulması kaçınılmaz olacaktır. Çözülemeyen sorunlar, hedef kitlelerin genişlemesine ve “bağımlı” insan sayısının artmasına neden olacaktır.

Aile ve Sosyal Politika Bakanlığı’na yeni genel müdürlükler ve il örgütü kazandırabilmek için, SHÇEK (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) kapatılmış; yerel düzeyde “Aile ve Sosyal Politikalar” il müdürlüğü kurulmuştur. KHK ile Bakanlık şu genel müdürlüklerden oluşma olanağı bulmuştur :

  1. Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü

  2. Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü

  3. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü

  4. Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü

  5. Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü

  6. Denetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü

  7. Strateji Geliştirme Genel Müdürlüğü

  8. Şehit Yakınları ve Gaziler Dairesi Başkanlığı vb.

c) Hükümet otoritesinin genişletilmesi eğilimi

Sosyal yardım, sosyal güvenlik politikasının son halkasını oluşturur. Tüm çabalara karşın, sosyal güvenlik sistemi içerisinde kalıcı çözümler bulunamamış ya da acil sorunlar karşısında başvurulacak son çaredir. Ama sorunları kaldırmak yerine, bunlardan etkilenen hedef gruplara katkıda bulunmayı planlarsınız, bir sürü mağdur ve yardıma muhtaç kişi yaratırsınız. Bu da hükümetin “bağımlı” kişiler eliyle seçilebilme olasılığını ve otoritesini arttırmasına olanak sağlar.

KHK/662 ile SGK’nun malı olan Ankara, İstanbul, İzmir ve Salihli’deki dinlenme, bakımevi ve huzurevleriyle taşınır ve taşınmazları da Aile – Sosyal Politikalar Bakanlığı’na devredilmiştir. SGK’nun varlıklarının primlerle elde edildiği anımsandığında, SSK hastanelerinin devrinden başlayarak bu “varlık erozyonu”nun adalete sığmadığı ve gasp niteliği taşıdığı yüksek sesle söylenmelidir. Ne yazık ki, pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da, prim ödeyenler ve örgütleri (yani SGK’nın gerçek sahipleri) suskun kalmaktadırlar.

Bu yağmacı yaklaşım, 12 Eylül 1980 sonrası el konulan Çocuk Esirgeme Kurumu varlıklarının, bugünkü kullanıcısı olan SHÇEK’in kapatılmasıyla, tüm mal varlıklarının Aile-Sosyal Politikalar Bakanlığı’na aktarılmasıyla da kendini ele vermektedir.

AKP Seçim beyannamesi doğrultusunda, Aile ve Sosyal Politika Bakanlığı’nın kuruluş yasasında da, hükumet-dışı kuruluşlar hizaya sokulmak istenmektedir. Yasanın henüz 2.maddesinde, Bakanlık kendine biçtiği her görevi, “… bu alanda ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile gönüllü kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlamak” görevi ile tamamlamıştır (Madde 2-b,c,ç,d,e,f,g). Ama bununla da yetinmemiş ve hükumet-dışı kuruluşlarla ilgili kendisine şu görevleri de vermiştir :

Madde 2-h : “Kamu kurum ve kuruluşları, gönüllü kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yürütülen sosyal hizmetler ve yardımlara ilişkin ilke, usul ve standartları belirlemek, bu alanda faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların taşıması zorunlu olan nitelikleri ve bunlara rehberlik edecek programları geliştirmek”.

Madde 2-i : “Kamu kurum ve kuruluşları, gönüllü kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yürütülen sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerinin, belirlenen ilke, usul ve standartlar çeçevesinde denetimini yapmak”.

Gönüllü kuruluşları, hükumetin emir komutası altına alma çabaları her zaman olmuş; ama başarılı olmamıştır. Burada yine bu yasal zorlamalara tanık olunmaktadır.

Hükümet, bu konudaki zorlamaların sonuç vermesinden umutsuz olmalı ki, KHK/633’te gönüllü kuruluşlarla bağlantı kurması gerektiğini ve toplumla iletişime geçmeyi unutmuştur. İlkinden tam beş ay sonra çıkarılan KHK/662 ile Eğitim ve Yayın Dairesi Başkanlığı oluşturulmuştur. Böylece Bakanlık hem kendi personelini yetiştirmek, hem de “görev alanına giren konularda başta sivil toplum kuruluşları, diğer kamu kuruluşları, üniversiteler , özel sektör vs ile iletişime geçme olanağına sahip olmuştur. Bu dairenin görevleri incelendiğinde daha bir çok unutulan konu olduğu görülmektedir.

d) Küreselleşme ile bütünleşme hedefi

1982 yılında Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kapatılması ve daha sonra Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü’nün, bu bakanlıktan koparılarak Başbakanlık’a bağlanması, Dünya Bankası projelerine doğrudan ulaşılabilmesi için bir fırsat yaratmıştır. Şartlı nakit transferi gibi, Dünya Bankası’nın başka ülkelerde de denediği yöntemlerin benimsenmesi, SHÇEK’in “bağımsızlık” arayışının gerekçesini ortaya koymaktadır (16). Bu dönemde, SHÇEK, ulusal çıkarlardan bağımsız, ama uluslararası çıkarlara “bağımlı” bir politika izlemiştir. Bu rolünün açığa çıkmasından sonra, bu kez Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı içerisinde eritilerek, “rol”ün sürmesi sağlanmaktadır.

Ancak, bütün bu bütünleşme söylemine karşın, Bakanlığın, “Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’nın KHK/633’te unutulduğu farkedilerek 5 ay sonra düzeltilmiştir (17). Bu özensizlik, bize küreselleşmenin de içselleştirilemediğini ve akla estikçe (keyfi) yapılan uygulamaların yaygınlığını ve yol açtığı zaman kayıplarını göstermektedir.

IV

Sonuç Yerine :

Tüm incelediğimiz KHK’ların ortak özelliği nedir? Birincisi yönetimde keyfiliği ön plana çıkarmasıdır. Bunu sürdürülebilir kılmak için de, toplum katılımı ya tamamen ortadan kaldırılması ya da göstermelik düzeye indirgemesidir. Bir başka ortak özellik, Cumhuriyet’in anıt kurumları olarak niteleyeceğimiz tüm yapıları yıkıp, yerlerine farklı ad ve işlevde kurumlar oluşturmasıdır. Bu aynı zamanda, Cumhuriyet ile nihai (sonul) hesaplaşmanın önemli işaretlerinden biridir. Yine incelediğimiz KHK’larda görülen ortak özellik, insan özürlü oluşudur. Küresel pazar ekonomisi sistemi ile uyuşma adına topluma yönelik hizmetin arka plana itilmesi, buna karşın “kar” güdüsünün ön plana çıkarılmasıdır. Bunu sürdürülebilir kılmak için, etkin konumlara getirilen kişilerde yetkinlik (uzmanlık, ehliyet, liyakat) aranmamasıdır. Tüm bunları topladığımızda, sosyal politikanın olmazsa olmaz özelliklerinden sosyal adalet, sosyal hekimlik ve sosyal barıştan vazgeçildiği ortaya çıkmaktadır. Bunların olmadığı yerde, toplumu yönetebilmenin tek kuralı, korkutma ve zor kullanımıdır. KHK’lerde bunun işaretlerini, tüm toplumsal yapıları bir şablon içine sıkıştırma ve “yapılacaksa devlet yapar” mantığını sürdürmek şeklinde görmekteyiz. Bu KHK’lerle ülkeyi yönetmeyi düşünenler için de böyle davranmaktan başka seçenek yoktur.

Bu bilinçli ve güçlü saldırılar karşısında, biz aydınlara düşen ise, daha çok sosyal politikayı konuşmak, onun özünü ve amacını herkese anlatmaktır. Bu, hiç gazete okumayanlara da anlatacak bir dil ve somutlukla yapılmalıdır. Yoksa, sosyal politika yoksunluğu, yalnızlaşmış insanların, öfkelerini ve çaresizliklerini yanlış adreslere yönlendirmesine yol açabilir.Günü kurtaran ya da ödünlere dayanan girişimlere değil, karartılan geleceğimizi ağartacak tümelci modellere gereksinmemiz var. Bu da örgütlenmekle; örgüt- içi ve örgütler arası diyalogların geliştirilmesi ile ortaya çıkabilir.

KAYNAKÇA

(1) A. Gürhan Fişek : Güvence ve Sağlık – Çalışma Ortamı Dergisi, Mayıs-Haziran 1992 Sayı .2

(2) 61.Hükumet Programı

(3) A.Gürhan Fişek : “Sivil (!) İtaatkarlar (ya da AKP’nin Sosyal Politikasının Çıkmazları) – (Alpaslan Işıklı’ya Armağan) , Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayını : 31, Temmuz 2009.

(4) Beyazıt İlhan : 14 Mart Tıp Bayramı Dolayısıyla Yaptığı Konuşma. (14.03.2012) Erişim tarihi : 20.04.2012 http://ato.org.tr/#/bilgi/basin-aciklamalari/detay/232

(5) İzzettin Önder : “Nusret Fişek Hoca’yı Anarken”, Cumhuriyet Gazetesi 15.11.2005

(6) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname (KHK/665) Resmi Gazete 02.11.2011 tarih ve 28103 (Mükerrer)

(7) Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK/663) Resmi Gazete 02.11.2011 tarih ve 28103 (Mükerrer)

(8) Ali Eren Doğan : “Bir İnsan Bir Kurum Türkiye’de Koruyucu Sağlığın Öncü Kurumu Hıfzıssıhha Okulu ve Nusret H.Fişek” Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yayını, Cumhuriyetin Anıt Kurumları Dizisi :2, Kasım 2005.

(9) A. Gürhan Fişek :“SSK Hastanelerinin Sağlık Bakanlığına Devri: Ver – Kurtul” – Çalışma Ortamı Dergisi – Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim Eylem Merkezi Vakfı Yayını, Kasım-Aralık 2004, Sayı 77.

  1. Mahmut Konuk : Özelleştirmede Pilot Hastane Yüksek İhtisas Hastanesinde Neler Oluyor?, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Yayını No.1, Mayıs 1997.

(11) Koray Karasu : “S ağlık Hizmetlerinin Örgütlenmesinde Kamu Özel Ortaklığı”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt 66 No.3 2011 s.217-262

(12) Yavuz Cavit Işık ve Türkkan Alpaslan : Dosya Editöründen, Toplum ve Hekim Dergisi, Temmuz – Ağustos 2011 Cilt 26 Sayı 4 s.243.

(13) A. Gürhan Fişek: Sosyal Politikaya 2.Hükümet Darbesi Çalışma Ortamı Dergisi, Eylül-Ekim 2011 Sayı : 118

(14) Hakan Acar : Cumhuriyet’in Çocuk Refahı Politikasını Yapılandına Bir Sivil Toplum Örgütü Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu (1921-1981) , Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yayını, Cumhuriyetin Anıt Kurumları Dizisi :1, Kasım 2005.

(15) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK/633) Resmi Gazete 08.06.2011 tarih ve 27958 Mükerrer sayı.

(16) A. Gürhan Fişek : “Sosyal Hizmet ve Sosyal Yardımların Sosyal Politika Araçları İçerisindeki Yeri – “Genel”i “Yerel”e İndirmek”- (Cahit Talas’a Armağan) .

(17) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname (KHK/665) Resmi Gazete 02.11.2011 tarih ve 28103 (Mükerrer)