Türkiye’de Nüfusbilimin Kurumsallaşması ve Bu Süreçte Prof. Dr. Nusret H. Fişek’in Yeri

Giriş

Gelişmekte olan ülkelerden farklı olarak Türkiye 1920’li ve 1930’lu yıllarda nüfus dinamikleri (doğum, ölüm ve göç) için etkin nüfus politikası oluşturmuş ve gerekli önlemleri almıştır. Bu politika ve önlemlerin tarihi, sosyal ve ekonomik nedenleri vardır. İmparatorluğun çöküş ve ulus devlete geçiş döneminde yapılan savaşlar nedeniyle erkek ölümlülüğü artmış; savaş koşullarının yarattığı ekonomik sıkıntılardan ötürü tüm nüfusun beslenmesi ve sağlığı etkilendiği için ölümlülük düzeyi yükselmiştir. Ulus devletin kurulması aşamasında Yunanistan’la yapılan zorunlu nüfus değişimi sonucu ülkemiz üretici niteliği olan büyük bir nüfus kaybetmiştir. Zorunlu göçün gerçekleştiği dönemde savaş yıllarının sıkıntısını yaşayan ülkemiz, zorunlu göçle ülkemize gelen göçmen nüfusun yerleştirilmesi, hayatta kalmalarının sağlanması ve üretici aile haline gelmesi için de, bir dizi yokluklara karşın bu çabaya önemli kaynak ayırmak zorunda kalmıştır. Benzer sorunla boğuşan Yunanistan’a bu dönemde yapılan uluslararası ekonomik ve sağlık yardımları nedense Türkiye’ye yapılmamıştır. Batılı devletler Lozan’da attıkları imzaya karşılık, toplantı süresinde söyledikleri biçimde hemen Türkiye’ye karşılık vermeye başlamışlardır.

HALK SAĞLIĞINDA İZ BIRAKANLAR | PROF.DR.NUSRET H.FİŞEK : BİR ÖNDERİN SEYİR DEFTERİ

HALK SAĞLIĞINDA İZ BIRAKANLAR

PROF.DR.NUSRET H.FİŞEK : BİR ÖNDERİN SEYİR DEFTERİ

Nusret Fişek 1914’te Sivas’ta doğduğu gün, babası Sivas’ın doğusunda, dağlarda düşmanla savaşıyordu. Uzun yıllar, yurdu için savaşan babasını çok az gördü. Bunu, anne ve babasının, Anadolu’da oradan oraya göreve gittikleri dönem izledi. O da yatılı olarak Kabataş Lisesi’ni ve İstanbul Tıp Fakültesi’ni okudu.

1933 Üniversite Reformu’nun mimarlarından İsviçreli Pedagog Prof.Albert Malche, çok geniş ve ayrıntılı ön-inceleme raporunda profesörlerin özelliklerini tanımlarken şöyle diyordu (H.Widmann 2000, s.35):

Planlamanın 50.Yılında Sağlıkta Planlama : Bir Adım İleri, İki Adım Geri

1961-2011 … Türkiye’de yaşama damgasını vurmuş iki olgunun çakıştığı bir dönem … 1961 yılında Türkiye, yeniden planlı kalkınma yoluna girmeyi denerken, aynı yıl çıkarılan Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası ile, bu kez “herkese sağlık” düşüncesinin planlı bir biçimde ülkeye yayılması denemeye başlıyor. Dönemin özel koşulları gereği bu iki değerli girişimin başarıları, başarısızlıkları ve yazgıları da birliktelik taşıyor.

“Sağlık, yalnızca hastalık ve sakatlığın bulunmayışı hali değil; bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hali” olarak tanımlanır (1,2). Böyle bakıldığında, sağlık, hasta olsun, sağlam olsun tüm halkı ilgilendirir; sosyal politikanın ayrılmaz parçalarından biridir. Biz sosyal politikalar içerisinde yer alan sağlık politikalarına, sosyal hekimlik politikaları diyoruz. Sosyal hekimlik politikaları bir çok bileşeni içerir. Yalnızca hastalar ve hastane hizmet göstergeleriyle (örneğin yatak başına kişi sayısı, uzman doktor başına doktor sayısı vb) ilgilenmez; temiz suya erişim, beslenme, okullulaşma, sosyal güvenlik, sosyal yardımlar, sosyal hizmetlerin dağılımı, gelir düzeyiyle de ilgilenir.

SOSYAL POLİTİKAYA İKİNCİ BÜYÜK HÜKUMET DARBESİ : Aile ve Sosyal Politika Bakanlığı

İki Büyük Hükümet Darbesi …

Biri, askersel gücünü baskı aracı olarak kullanan 12 Eylül Yönetiminden,

Diğeri, çoğunluk oyunu baskı aracı olarak kullanan AKP Yönetiminden.

“Sosyal” olan her şeyden egemenler rahatsız oluyor. Diğer bir deyişle “dar alanda yapılan paslaşmalar” onlara dokunmuyor da, alan genişledikçe, toplumun tümüne yayıldıkça, rahatsızlık artıyor. Onun için zaman içinde, ülkemizdeki egemenler, “sosyal” politikaya karşı farklı yöntemler geliştirmişlerdir.

KHK’ler Kervanı ve Sosyal Politika

Önce KHK (Kanun Hükmünde Kararname) kavramı ile sosyal politika kavramının “öz”deki çelişkisine değinmek gerekir.

Sosyal politika, hem politikaların oluşumu sürecinde, hem karar alma aşamasında, hem de uygulama aşamasında, toplumsal katılımı zorunlu kılar. Sosyal politika, bir anlamda toplumsal sözleşmenin yansımasıdır; bir anlamda da, insan hakları konusunda ulusların ulaştığı son aşamanın ifadesidir. Aynı zamanda, toplumun özlemlerini ve umutlarını da içerdiği için, geleceğe ışık tutarlar. Sosyal politika belgeleri ömürlü bir belgelerdir; sık sık değişmezler.

KHK ise, hükümetin, TBMM’ye bile götürmeden kapalı kapılar ardında, kimselere danışmadan, dar kadrolarla ve kısıtlı deneyimlerle oluşturduğu yasa gücündeki metinlerdir. Dolayısıyla, dar grup çıkarlarına hizmet eder ve toplumun çoğunluğunu mutlu etmekten uzaktır. Dolayısıyla bir uzlaşmadan çok bir dayatmayı düşündürür. Varolan durumu bir oldu-bitti ile meşrulaştırmayı hedeflediği için; toplumun gelecek umutlarını beslemekten uzaktır.Onun için de ömürlü belgeler değildir; sık sık değişirler.

KORKU TÜNELİNDE Çevre, Su ve Orman

İnsan çevresi ile vardır. Sosyal çevre kadar, doğal çevre de vazgeçilmezdir. Kişi her şeyden soyutlanmış bir halde bir apartman dairesinde ya da mağarada yaşayamaz. Su, besin ve sosyal desteğe gereksinmesi vardır. Bu desteklere yönelik her tehdit, kişinin kendisini, yanlız, güvencesiz hissetmesine ve korku içine düşmesine yol açar. Bu açıdan baktığımızda, AKP Seçim Beyannamesi (1) ile 61.Hükumet Programı’nı (2) halkımız açısından bir KORKU TÜNELİ olarak nitelemek yanlış olmaz.

Sosyal çevreyle barışık olmak için gerekenler ile 61.Hükumet Programında bu konudaki eksikler için, yine bu sayıda yayınlanan “Sosyal Politikaya İkinci Büyük Hükumet Darbesi” yazısına bakınız.

Doğal çevreyle barışık olmak için gerekenler ile 61.Hükumet Programında olmayanlar için de bu yazıyı okuyunuz.

Kaçar-göçer bir yaşamın çocukları…

Küresel ısınma, buzulların erimesi, çevrenin tahribatı, bazı canlı türlerinin tükenmesi, atom bombaları, olası nükleer savaşlar, genetiği ile oynanmış gıdalar, salgın hastalıklar gibi dünyanın karşı karşıya bulunduğu büyük tehlikelerden dem vurulup kıyamet koparılmaktadır. Medyanın da yardımıyla, bu tehlikelere karşı bir bilinç aşılanmaya çalışılmaktadır.

Bunların hepsi de gerçekten insanlığın geleceği açısından büyük tehditlerdir ve bu tehditler küresel ekonomik düzenin fiziksel doğaya karşı hoyratlığından ileri gelmektedir. Bununla birlikte yine de en büyük tehdit bu sayılanlardan hiçbirisi değildir. Nedir o zaman bunlardan daha büyük tehdit oluşturan? En büyük tehdit, küresel ekonomik düzenin çocuklar üzerinde yarattığı tahribattır. Şu örnekler bu tahribatın boyutlarını anlamamıza yardım edebilir:

Almanya`daki üçüncü nesil göçmen çocuklarιn genel durumu

  1. Giriş

Almanya geçtiğimiz yarιm asιrda önemli bir göç ülkesi haline gelmiştir.1 Bu durumu en iyi eğitim sistemi kanıtlamaktadır: 0-18 yaş grubunda her 3 kişiden biri göçmen kökenlidir. Almanya’da göçmen gençlerin çoğunluğunu ikinci ve üçüncü nesil göçmen çocuklarι oluşturmaktadır. 2008 yılı itibarıyla 81 milyon olan Almanya nüfusunun % 19’u göçmen veya göçmen kökenlidir.2 Bunlarιn içerisinde en büyük paya % 17,7 ile Türkler sahiptir.3 Doğu Avrupa’dan göç eden Alman asıllılar da dahil olmak üzere 15 milyon göçmen belli derecelerde entegrasyon sıkıntısı çekmektedir.4 Genelde sorgulanan konulardan birisi göçmen çocuklarιn Alman toplumuna entegrasyonunu sağlamak için ne yapιlmasι gerektiğidir. Peki nedir Almanya’daki göçmen çocuklarιn durumu ve sorunları? Işte bu yazıda Almanya’daki göçmen çocuklarιn durumuna ve sorunlarına değinip, sorunların çözümüne yönelik alınan bazı tedbirleri ve önerileri açıklamaya çalışacağım.

GÖÇ OLGUSU, HEMŞEHRİLİK ÖRGÜTLERİ VE ULUS DEVLET

Türkiye, farklı kültürlerin birarada yaşamasının hem zenginliğini, hem de engellerini birlikte yaşamaktadır. Bunda bir ulus devlet olarak bütünlüğünü koruma kaygısının da büyük etkisi vardır. Buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu döneminde çok daha geniş bir coğrafyada çok değişik kültürlerin, birarada yaşaması söz konusuydu. Ama devleti tehdit etmedikleri için onlara aldırış eden olmamıştı (Ermeni çeteleri, Balkan ve Celali ayaklanmaları dışında).

Türkiye, kuruluşuyla birlikte tüm bu zengin kültürlerden tek bir ulus yaratmayı denedi. Bunu büyük ölçüde de başardı. Ama daima, bu ulusun zemininde, kültürel farklılıkları duyarlılıkla koruyan ve dayanışma içerisinde olan sosyo-kültürel kümeler (hemşehriler) varlıklarını korudular.

Ulus devlet, ekonomik, sosyal ve siyasal yönden güçlü oldukça, hemşehrilik bağları gücünü en düşük düzeyde tuttu; ama ulus devlet zayıfladıkça, hemşehrilik bağları ve örgütlenmesi gücünü arttırdı. günümüzde her adımda bir hemşehrilik derneği ile karşılaşılması; hatta bunların federasyonlar oluşturması; çoğu insanın tanışırken birbirlerine “Nerelisin?” diye sorması bunun en önemli kanıtıdır.

Çocuk Suçluluğu’nda Öncü Çalışmalar ve İki Doktora Tezi

Çocuk Suçluluğu’nda Öncü Çalışmalar ve İki Doktora Tezi

Prof. Dr. A. Gürhan Fişek

Arş. Gör. Can Umut Çiner

Arş. Gör. Taner Akpınar

ÖZET

İki dünya savaşı, bir büyük ekonomik bunalım, toplumun en incinebilir kesimi olan çocuklar üzerinde derin yaralar açmıştı. Erişkinlerin suç oranlarındakinden daha fazla çocuk suçluluğunda artış görülmüştü. Bu çocukların dramı ile en çok karşılaşan, sorunları ile yüzyüze gelen hukukçular olmuştur. Üniversite çevrelerinden savcı-yargıçlara kadar hukuk çevrelerinde, özellikle 1954 öncesi dönemde bir çok çalışma yapılmış ve yazı yazılmıştır. Bunlar içerisinde iki büyük anket ve iki doktora tezi dikkati çekmektedir. Bu yazı, bu çabaların anısına, bunları anımsatma amacıyla yazılmıştır.

Bu yazı, amcam Prof. Dr. A Hicri Fişek’in anısına hazırlanmıştır. Büyüklerimizden bize aktarılan en önemli anının bilimsel düşünme ve bilim insanının saygınlığı olduğuna inanıyorum. Bilim insanı olmaya özendirmenin babadan oğula, amcadan yeğene, öğretmenden öğrencisine geçtiğine ve akademik yaşamımız için vazgeçilmez bir öge olduğunu düşünüyorum. A.G.F.

1948 yılı hem insan hakları ve hem de çocuk hakları mücadelesinde bir dönüm noktası…Birleşmiş Milletler tarafından büyük çabaların ve zorlukların ardından “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” yayınlanıyor.

SAĞLIKTA SOSYALLEŞTİRME: “GENEL” İLE “YEREL”İN ÖNEMİ

SAĞLIKTA SOSYALLEŞTİRME: “GENEL” İLE “YEREL”İN ÖNEMİ1

Giriş

Türkiye’de sağlık hizmetlerinin yurt düzeyinde eşitlikçi bir biçimde sağlanması için 1960’ların başında uygulamaya konulan yaklaşım pek çok incelemeye konu olmuş, bu çalışmalarda sağlık yönetiminin ve politikasının bu dönemi diğer dönemlerden keskin bir biçimde ayrılmıştır. Sağlığın sosyalizasyonu4, 1960’lı yılların planlı kalkınma yaklaşımı ile birlikte düşünülmesi gereken bir konudur. Buna göre, planlama, ulusal kalkınmanın en temel aracı olarak tanımlanmıştır. Bu yaklaşımın ilk meyvesi 30 Eylül 1960 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması olmuştur. DPT’nin kurulmasıyla, kapsamlı planlama (comprehensive planning) anlayışı uygulamaya konulmuş, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çalışmaları başlatılmıştır.5 Bu dönemde toprak reformu, vergi reformu, Kamu İktisadi Teşebbüslerinin yeniden örgütlenmesi, eğitim, insangücü planlaması ve sağlıkta sosyalleştirme konuları öne çıkmıştır.6

Sağlıkta Ticarileşmenin İki Hedefi : Sağlık Ocakları ve İşyeri Hekimlikleri

Türkiye, iyi günler de gördü; her zaman, basiretsiz ve çıkar gruplarının etkisi altında kalan yönetimlerle yönetilmedi. Tersine öngörüsü olan ve insan odaklı politikalarını uygulayacakları araçları çok iyi seçen ve bir ülkünün peşinden giden yönetimlerle de yönetildi.

İşte işyeri hekimlikleri (1930) ve sağlık ocakları (1961), böylesi dönemlerin bize bıraktığı birer miras. Bu iki kurumun, Cumhuriyet’in anıt kurumları arasında sayılması yadırganmamalıdır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu döneminde, böylesi “halkçı” yaklaşımla yönetilen sağlık birimlerine rastlamamaktayız.

Ortak özellikleri :

  1. Sağlık mevzuatımızın iki başyapıtı ile uygulamaya konuldular.

İşyeri hekimliklerinden ulaşılabilen ilk örnek 1908 yılında yabancı şirketler tarafından işletilen demiryolları işletmelerinde ve yalnızca burada çalışan memurlar için işyeri hekiminin görev yapmasıdır (1). Cumhuriyet sonrası, bu uygulamanın, zorunlu kılınması ve yaygınlık kazanması için, Genel Sağlığı Koruma Yasası’nın -Umumi Hıfzıssıhha Kanunu- (1930 tarih ve 1593 sayılı) beklenilmesi gerekti. İşyeri hekimliklerinde temel yaklaşım, çalışma alanlarının odak olarak alınmasıdır.

Sağlık ocaklarına, farklı adlar altında da olsa, ulaşılabilen ilk örnek, 1871 yılında ortaya konulan memleket hekimlikleri ve onu izleyen hükumet tabiplikleri uygulamasıydı. Bunlar, koruyucu hekimlik felsefesi temelli değillerdir. Buna karşın, Ankara-Etimesgut’ta Dr.C.Or tarafından uygulanan çalışma (1936), çağdaş anlamda ilk basamak sağlık hizmetlerinin ilk habercilerindendi. Bu örneklerin, kavramsallaştırılması, bir model olarak sunulması ve ülke çapında yaygınlaştırılması için, 1961 yılının, 27 Mayıs 1960 sonrası geliştirilen sosyal politikanın yüceltildiği dönemin beklenilmesi gerekti. Bu dönemde hazırlanan ve uygulamaya konulan, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Yasa’nın (1961 tarih ve 224 sayılı) temel yaklaşımı, yaşama alanlarının odak olarak alınmasıdır.

  • 2. Her ikisi de, koruyucu hekimlik uygulamalarını temel alan bir yaklaşımın ürünü ve aracıydılar. İşyeri hekimliklerinin temel işlevi, işyerlerini sağlıklı güvenli çalışma koşullarını kavuşturmak yoluyla iş kazalarının meslek hastalıklarının önüne geçmekti. Hastalanan işçilerin erken tanısı yoluyla onların sağlıklarını yitirmelerini önlemekti. Sağlık ocakları da öyle. Çevrelerindeki sağlık tehlikelerini ortadan kaldırarak, toplumun hastalanmasının önüne geçmek, hastalananların da bir an önce iyileştirilerek, hem kendileri ve hem de çevreleri için bir tehlike kaynağı olmalarını önlemekti. Her ikisinde de, tedavi edici hekimlik son başvurulacak olan yöntemdi.
  • 3. Her ikisi de topluma en yakın sağlık birimleriydiler (ilk basamak).

İşyeri hekimlikleri, hemen işçilerin çalıştıkları yerde, onların yanı başında konuşlanmıştı. İşyeri hekimine başvurması, işçi için bir iş kaybı oluşturmamaktaydı. Bu bakımdan işveren için bir olumluluktu; izin alma ya da direnç sorunu aşıldığı için de işçinin yaşamını kolaylaştıran bir uygulamaydı. Sağlık ocağının da, yaşanılan mahallede ya da köyde olması, ulaşımı bir sorun olmaktan çıkarmakta, kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç, herkesin kolayca başvurmasını olanaklı kılmaktaydı. Kapalı bir çevrede hizmet sunuyor olması da, sağlık personeli ile toplum arasında yakın ilişkilerin gelişmesini, dostlukların kurulmasını sağlamakta; bu da hizmetin, sıcaklığını ve etkinliğini arttırmaktaydı.

  • 4. Her ikisi de yozlaştırılmak ve kurulmalarındaki gerçek amaçlardan uzaklaştırılmak için, mücadelelerin odağı haline geldiler. Her iki kurumun da koruyucu sağlığı hedeflemesi, tüm toplumu hizmetin kapsama alanı içerisine sokmaktaydı. Böylece, sağlık da, ülke çapında yürütülen sosyal politikanın ve insan hakları mücadelesinin bir parçası haline gelmekteydi. Hiç kuşkusuz bu ilerici adımın karşısında bir de “gerici” cephe vardı. Her iki dönemde de, sağlık, sosyal politikanın ileri-geri mücadelesinin cephelerinden biri haline geldi (1).
  • 5. Her ikisi de, bugün ayaktadır. Sosyal politikanın ileri – geri mücadelesi bugün de sürmektedir. Tüm yozlaştırma ve yıkma çabalarından ağır yaralar almış olmasına karşın, iki kurum da varlığını sürdürmektedir. Çünkü, hizmetten yararlananların gözdesi olmuşlardı ve sahipleniliyorlardı.
  • 6. Her ikisinin işlevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için, ekip çalışması gerekliydi. Bir mesleğin yüceltilmesinden çok, birlikte amaca ulaşma öne çıkarılmaktaydı. Sağlam kişileri hedef olan hizmetler (koruyucu hizmetler), sağlık insangücünün en geniş yelpazede hizmete katılımını olanaklı kılar. Hiçbir çalışanın bir başkasından daha değerli olmadığı, herkesin kendi mesleğini uyguladığı bir birliktelikten söz ediyoruz. Onun için koruyucu hizmetin egemen olduğu işyeri sağlık birimlerinde ve sağlık ocaklarında, doktorların yıldızlaşmasından çok, bir ekibin, planlanmış hizmetini yerine getirmesi önemlidir.
  • 7. Her ikisi de, en az hastalanma ve en az yaralanmayı hedefliyordu. Bu yüzden de, hastaların sırtından para kazanma olanağı yoktu. Her iki kurumun da amacı, halkın sağlık düzeyinin yükseltilmesiydi. Tüm yurttaşlar için sağlıklı, kaliteli ve uzun ömür hedefleniyordu. İnsanlar için tercih edilen bu özellik, sağlıktan para kazanmayı hedefleyenler için ise tam bir “kabus”tu. Sağlıkta neo-liberal sistemi getirmeyi hedefleyen “dönüşüm” için hazırlanan toplantıları “ilaç endüstrisi”nin ve Dünya Bankası’nın finanse etmesi anlamlıdır. Sağlam kişi, neden sağlığı için para harcasın; çoğunluğu sağlamlardan oluşan toplumlarda hangi aklı başında yönetici “mantar biter gibi” her sokağa bir hastane açabilir?!
  • 8. Her ikisinin finansmanı da, doğrudan hizmet alanlar tarafından yapılmıyordu. İşyeri hekimliklerinin (ya da bugün gelinen noktada ortak sağlık-güvenlik birimlerinin) giderleri işveren tarafından üstlenilmektedir. Sağlık ocakları ise, başvuranlardan değil, genel bütçeden giderlerini karşılamaktadırlar.

Bu iki anıtsal yapının bir birinden ayrılan özellikleri de vardır. Bu farklı özellikleri şöyle sıralayabiliriz :

  • İki ayrı bakanlık tarafından uygulamaları izleniyordu. Yasalarla güvence altına alınan bu birimlerden, işyeri hekimlikleri Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca; sağlık ocakları da Sağlık Bakanlığı’nca meslek uygulamaları bakımından denetleniyordu.
  • Sahip çıkması gereken baskı grupları birbirinden farklıydı. İşyeri hekimlikleri, işçi, işveren kuruluşları ve hekimlerin meslek odalarınca sahipleniliyordu. Sağlık ocakları ise, çevre halkınca ve sağlıkçıların meslek odaları-derneklerince savunuluyordu.
  • Finansman kaynakları ve yönetimleri farklıydı. İşyeri hekimlikleri işverenlerce, sağlık ocakları ise genel bütçeden finanse ediliyor ve yönetiliyordu.

Bugün gelinen noktada, Cumhuriyetin bu iki anıt kurumunun kapısına kilit vurulmak istenmektedir. “Yeni İstihdam Paketi” olarak anılan İş Yasası’ndaki değişiklikler ve “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası (SS-GSS)” ile bu konuda önemli hamleler yapılmıştır.

İşyeri hekimlikleri, zaten kurulduğu andan başlayarak tedavi edici hekimlik anlayışı içerisine hapsedilmeye çalışılmıştır. 2008’de İş Yasası’nda gerçekleştirilen değişikliklerle, işyeri hekimliği, işveren tarafından “satın alınabilir bir hizmet (bir meta)” konumuna indirgenmiştir. Ayrıca aile hekimleri, ilk basamak hizmet birimi olarak tanımlanarak, “işyeri hekimliği” işlevini üstlenmeleri de dayatılmaktadır. Bu bakış açısı ve kurulan tuzak, başta koruyucu hizmetler olmak üzere bir çok sosyal işlevini zedelemeyi hedeflemektedir. Ancak bu geri mücadeleye, Türk Tabipleri Birliği dışında karşı çıkan olmamıştır.

Sağlık ocakları, zaten 1965 yılından başlayarak, budanmaya etkisizleştirilmeye ve yok edilmeye çalışılmıştır. Bugüne değin, başlangıçtaki “ülkü”sünden çok şey yitirse de, sağlık ocakları, halkın gereksinmelerini karşılamayı ve ondan destek almayı sürdürmüştür. SS-GSS, sağlık ocağını ticari bir işletmeye çevirmeyi ve patron olarak da aile hekimini koymayı hedeflemektedir. Burada bir takım oyunundan ve insani amaçlı bir hizmetten artık söz edilemeyecektir. Aile hekimi, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) katkılarıyla, kar amaçlı ve sağlık işçilerinin sömürüsü temelinde bir ticari faaliyet sergileyecektir.

Cumhuriyetin iki anıt kurumunun sonunu getiren bu müdahale kendisine “Sağlıkta Dönüşüm” adını vermektedir. Ne yazık ki, burada “dönüş”mek değil, bir “dönüş” vardır. Bu da Cumhuriyet öncesi döneme ve “parası olana sağlık hizmeti” ve “parası olmayana ise hayır hizmeti” sunulması uygulamasına bir dönüştür.

Sosyal politikanın ileri-geri mücadelesinde, yapılan bu gerici atılıma karşı verilmesi gereken tepki, Cumhuriyetin Anıt Kurumlarını sahiplenmek ve kuruluşlarında ortaya konulan “ülkü”ye inançla sahip çıkmak olmalıdır.

KAYNAKLAR :

(1) Fişek A.G. : “Türkiye’nin Sosyal Politikasında İleri-Geri Mücadelesi” (Cumhuriyetin Temel Değerleri Işığında Sosyal Hukuk Devleti Paneli içerisinde), Düzenleyen : Adalet Mensupları Dayanışma Derneği, 14 Mart 2008 Ankara.

Never forget to use the Div – Table converter and the online HTML editor to compose perfect articles for your website!

Post-Modern Dünyamızın Yeni Ruh Hali : Rengi Kırmızı, Adı Şiddet

İnsanlar birbirlerini yalnızca yararlı nesneler gibi görüyorlar; her biri ötekini sömürüyor ve sonuç şu ki, güçlü güçsüzü ayağının altında eziyor. (…) zayıf çoğunluğa, yoksullara, varlığını sürdürmesi için çok az şey kalıyor.i

Yaşanan ve yaşadığımız yüzyıllara bir renk verseydik, hiç kuşkusuz post-fordist üretim biçimi ve birikim rejiminin egemen olduğu, liberal iktisat politikalarının uygulandığı; hızlı sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümlerin ve değişimlerin gerçekleştiği; yoksulluğun, adaletsizliğin ve dışlanmışlığın hiç olmadığı kadar arttığı; küreselleşme çağı olarak nitelenen 20. ve 21.yüzyıllara, tehlikenin ve tahribatın simgesi, iştah açıcı, tansiyonu yükselten, trafik ışıklarında ‘dur’ sinyali olarak kullanılan ve akıtılan kanların rengi kırmızı uygun düşerdi.

Tıpkı tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte olduğu gibi, sanayi toplumundan sanayi ötesi toplumuna geçerken –biz ülke olarak birinci aşamayı geçmeden ikinci aşamaya geçmeye çalışmamıza rağmen- ekonomik ve sosyal bunalımlar yaşanmakta ve gelişen iletişim araçlarıyla küresel bir köy halini alan dünya diğer kültürel yapılardan ve toplumlardan etkilenilmektedir. Göç, kentleşme (kentleşememe), aşırı nüfus artışı sorunu, eğitim, işsizlik ve yoksulluk sorunu ve benzeri sorunlar yoğun olarak yaşanmaktadır. Bu durum, bir bütün olarak yaşadığımız toplumu “normsuz”, “kuralsız” ve “yabancılaşmış” davranışların yol açtığı insan ilişkilerinin normal, uygar, akılcı kalıplarının kırıldığı bir duruma nefret ya da panikte bir araya toplanmış bir kalabalığa dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, beraberinde çağımızın “sosyal vebaları”ndan biri, amacı (bir amacı var ise), belirli bir kategoriyi yok etmek olan “şiddet”iii de ortaya çıkarmaktadır.

Özellikle kırsal alandan yoğun göçün yaşandığı kentlerde sosyal ve ekonomik yapı ile kültürel yapı arasındaki uyuşmazlıklar ve çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bireylerin gereksinimlerine karşı olan kayıtsızlıklar, kuralların eksikliği, hedeflerin gerçekleşmesi yerine gerilediğine ilişkin inanca eklenen çaresizlik ve hiçlik duygusu hemen hemen tüm toplumsal yapılardaki bireyler tarafından hissedilmektedir. İnsan, kendi özünden, doğal ve toplumsal çevresinden kopmakta ve onların egemenliği altına girmesi ile birlikte insanlar arasındaki ilişkiler, artık “şey”ler arası ilişkilere dönüşmektedir. Marx bu durumu “meta fetişizmi”iii olarak nitelendirmektedir. İnsanlar, kendilerini ve çevrelerini anlayamamakta ve çevreler ile kolayca iletişim kuramamaktadırlar. Alışkın oldukları ve bildik tarzda davranış kalıpları içerisinde hareket edeceğini sanmadıkları “insanlar” ile karşılaştıklarında huzursuzluk, rahatsızlık ve gerginlik yaşamaktadırlar. Yaşanan ruhsal ve düşünsel gelgitler ve gerilimler, toplumun işleyişini, birlikte yaşama biçimi ve arzusunu bozmaktadır. Toplumsal düzen ortadan kalktığında, insanlar, –sosyal kurallardan bağımsız olarak- başkalarına zarar verme olasılığını düşünmeksizin tepki verebilir ve vermektedirler. Yabancılaşma, kendini boşlukta hissetme veya değersizleşme duyguları ile beslenen toplu öfke, özellikle, toplumun alt kesimlerinde, insanlar arası ilişkilerde ani ve uzun dönemli çalkantılara yol açan şiddete dönüşebilmektedir.

Post-modern dünyamızda, var olan sosyal enerji yapıcı ve yaratıcı hedeflere yöneltilmemektedir. İnsanların kendilerini dışa vurabilecekleri alanlar ve ortamlar yaratılmamakta ve toplumda yaşayan her birey, farklı boyutlarda da olsa engellenmişlik duygusunun yoğun olarak yaşamaktadır. Toplumlarda, alkol, uyuşturucu bağımlılığı ve intihar gibi kendine karşı şiddet ile çocuk ve eşin dövülmesi gibi aile içi şiddet artmaktadır. Uysal ve namuslu rolünü zorlayan kızlara ve kadınlara karşı gerçekleştirilen bir şiddet türü olarak namus ve töre cinayetleri ve trafik kurallarının çiğnenmesi ile gerçekleşen ölümlü ve büyük fiziksel, ruhsal ve maddi kayıplara yol açan trafik kazaları, eskiden olmadığı kadar yoğunlukta yazılı ve görsel basında yer almaktadır. Kaba güç ve bazı erkeklik özelliklerinin abartılması ile -özellikle spor müsabakalarında tribünlerde- ortaya çıkan şiddet ile gasp, hırsızlık, kapkaç gibi başkasının malına zaman zamanda canına kasteden şiddet gibi türleri günlük yaşam pratiklerinin rutinleri arasına girmektedir.

Şiddeti, düzensiz ve kendi başına bir sorun olarak ele almak yanıltıcı bir durumu ortaya çıkarır. Şiddet, kökleri çok daha geniş bir tabana yayılan, sosyal, ekonomik, örgütsel, sosyolojik, psikolojik ve kültürel etmenleri de içeren yapısal ve toplumsal bir sorundur.

Şiddet olgusu, kendisini çok farklı biçimlerde göstermektedir. Toplumsal ve bireysel boyutta sürekli olarak evde, işyerinde, okulda, hastanede, yolda yürürken ve ekranlarda kısaca insanın ve yaşamın olduğu her yerde karşımıza farklı derece ve biçemlerde çıkmaktadır. Zaman zaman örtük zaman zaman ise apaçık bir şekilde yaşanmaktadır. Eziyet, korkutma, sindirme, yaralama, öldürme ve cezalandırma gibi şiddet türlerine her toplumda farklı derecede rastlamaktayız. Gerek şiddetin yöneltildiği kişi ve gruplarda gerekse toplumun genelinde yaralama gibi bedensel bütünlüğü bozacak durumlar içermese de (kızgınlık, asabiyet, çaresizlik, korku, sürekli tedirginlik gibi) ruhsal sarsıntı veya strese yol açarak kolay onarılamayacak izler bırakmaktadır. Önlenemeyen şiddet evde, işyerinde, okulda ve diğer toplumsal yaşamın var olduğu organizasyonlarda verimliliği önlemekte, başarıyı engellemekte, huzur, barış ve güven ortamını zedelemektedir. Özellikle, insanla yoğun etkileşim halindeki mesleki faaliyetlere yönelik uygulanan fiziksel saldırı, tehdit, aşağılama ve taciz benzeri şiddet içeren davranışlarla birlikte işçi sağlığı, güvenliği ve refahına yöneltilmiş tehditler bireyler ve ekonomi üzerinde zararlara yol açmaktadır. Bu noktada şiddetin içgüdüsel mi yoksa öğrenilmiş bir davranış mı olduğu tartışılmaktadır.

Diğer tüm insan davranışlarında olduğu gibi, insandaki saldırganlık ve bunun şiddete dönüşmesi, kişinin ruhsal ve toplumsal gelişiminin, nörolojik ve hormonsal yapısının etkileşimiyle ortaya çıktığına inanılmaktadır. Bazı sosyal öğrenme kuramlarına ve sosyalleşme sürecinin ilk aşamalarına göre çocuklar, bazı durumlarda nasıl davranacaklarını çevresindekileri gözlemleyerek ve onları taklit ederek belirlemektedir. Bu noktada çocukların ve gençlerin nasıl ve hangi kanallardan bilgilendikleri ve öğrendikleri önem kazanmaktadır.

Eğitim ve öğretim etkinlikleri aileden başlayarak okulda devam etmektedir. Eğitim ve öğretimin ana kaynağı olan okullarımızda var olan sistemin (sistemsizliğin) şiddet ve saldırganlığın oluşmasında ve gelişmesinde etkileri bulunmaktadır. Okullarımız, -eğitim sistemimizdeki eşitsizliklerle birlikte- yıllardan beri sadece dersliklerde bilgi aktarılan taş binalar olma durumundan kurtulamamaktadır. Genç ve çocuklarımıza kendilerini yetiştirip hayata hazırlayacakları; hırslarını, enerjilerini, öfkelerini sınırlayabilecekleri; özgüvenlerini geliştirebilecekleri spor, müzik ve kültürel etkinliklerin yoğun olarak hazırlanıp sunulduğu “akılcı” ve “gerçekçi” okul ortamları sunamadık. Bu durum, çocuklarımızın ve gençlerimizin, kendilerini okul ve aile ortamında baskı altında hissetmelerine yol açmaktadır.

Eğitim, öğretim ve bilgilenme, sadece taş binaların olduğu okullarda gerçekleşmemektedir. Amaçları arasında bilgilendirme ile birlikte kamuoyu oluşturmak ve eğitmek olan televizyon, radyo, gazete gibi kitle iletişim araçları ve yaşamdaki diğer etkileşim araçları ile de devam etmektedir. Özellikle görsel etkileme araçları, çocuklar ve gençler tarafından ne olup bittiğine yönelik bir “farkındalık” oluşmadan izlenmekte, göstergeler akıl süzgecinden geçirilmeden ve düşünmeden algılanmaktadır. Filmler, diziler, haber programları, reality şovları ve hatta çizgi filmler tarafından işlenen fiziksel şiddet çoğunlukla “gizlenerek”, “kibarlaştırılarak” ve “inceltilerek” toplumsal yaşam biçimlerine çok iyi bir eğlence aracı olarak sokulmaktadır. Farkına varılmadan ve düşünmeden algılanılan kareler –ki genellikle bu karelerde şiddet ödüllendirilmekte, çekici gösterilmekte, eleştirilmemekte, şiddet kurbanını incitmeyi ve aşağılamayı normal bir eylemmiş gibi göstermektedir – bireyler üzerinde olumsuz etkiler bırakmaktadır.

Freud, şiddet eğilimini insandaki yıkıcı içgüdüye dayandırsa da, yaşanan şiddeti tek bir nedenle açıklayamamaktayız. Buna rağmen insanın saldırgan doğasının yıkıcılığının toplumdan ve çevreden kaynaklanan nedenlerinin uysallaştırılarak önlenmesi mümkündür. Günümüz (post)modern dünyasında çocuklarımız nerede ise kundaklandıkları andan itibaren – daha birçok akrabası ile tanışmadan- televizyonun “büyülü” ortamı ile tanışıp samimi olmaktadır. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bu “büyülü” ortamda; insanların ızdırapları, acıları, yaşadıkları felaketler, ölüm anları ve benzeri duygu sömürüsüne yol açan, korku yaratan ve izleyicileri dehşete düşüren görüntüler, çocuklarımızın boş levha halindeki zihinlerine kazınmaktadır. Ve bu ortam, günde en az 1–2 saatinin şiddetin çeşitli boyutları ile “şenlendirilmekte”dir. Tüm bu olumsuzlukları göz önüne getirdiğimizde, “uysallaştırma”nın en başta – kapitalizmin içine düştüğü iflas çukurundan kurtulmayı sadece şiddet aracılığıyla ilişki kurarak gerçekleştiren – medya üzerinde yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır.

İyi para kazandıran, bir nesne ya da kişiye doğru yönlendirilen, yönlendirildiği kişiyi tahrik eden, yıpratan şiddet içerikli yayınlara; insanları birer “arzu nesnesi” ve “arzu makinesi” yapan farklı bir “sömürü aracı olan reklâmları da eklemek gerekmektedir. Çocukların “çocuklukları” nedeniyle büyük ticari potansiyel güce sahiptir. Bu gücün reklâmlar aracılığıyla sömürülmesi; toplumsal gelir adaletsizliği ve yaşanan geniş çaplı yoksulluk ve yoksunlukla birleşerek “tüketememe” yönünde hem maddi, hem cismani hem de ruhsal şiddeti ortaya çıkarmaktadır. Reklâmlar, çoğunlukla tekrar eden bir yapıda olan ruhsal şiddeti ortaya çıkarmaktadır. Tek başına önemsiz de olsa, “nesneleşen” tüketme arzusunun “tüketememekten” kaynaklanan engellenmesi ile oluşan daha az hoşgörülük, daha tahammülsüzlük ve doyumsuzluk yinelendikçe etkisi artarak daha ciddi bir duruma gelmektedir.

Çocuklar, eğlendirici bir “şey” olarak gördükleri televizyonu, dünyayı ve çevrelerini anlamak ve tanımak için izlemektedirler. Fakat zihinsel süreçlerindeki özellikler nedeni ile “kurmaca” ve “gerçek” arasındaki farkı kolaylıkla algılayamazlar. Medya, ilgi çeken kişi veya yarattığı “sanal kahramanlar” aracılığı ile şiddeti bir “arzu nesnesi” haline getirerek çocuk ve gençlerin duygusal, ahlaki ve sosyal gelişmelerini olumsuz yönde etkilemektedir. Şiddeti “sorun çözme aracı” haline getirerek, şiddetin normal bir “şey”miş algısı oluşturularak (bilerek ya da bilmeyerek) şiddet ile eğitilen insanlar yaratılmaktadır. Toplumsallaşma sürecinde gerek taklit ederek öğrenmenin temel olduğu çocukluk döneminde, çocuklardaki “özdeşleme” ve “benzemeye” çalışma duygusu ile gerekse yetişkinlik döneminde kitle iletişim araçlarının etkisiyle kolay öğrenilebilen saldırganlık davranışları ortaya çıkmaktadır. Bu noktada şiddetin toplum tarafından nasıl sunulduğu ve nasıl kabul gördüğü önemlidir. Şiddet içeren yayınların kâr oranlarının yüksek olması; ticari mantığın ve izlenme (reyting) kaygısının televizyonların kamuoyunu bilgilendirme ve eğitme görevlerinin önüne geçmesine yol açmaktadır. Bir yaşam biçimi olarak benimsenen şiddet bu yolla bir sorun olarak görülmeyerek, “sorun çözmenin bir aracı” olarak onay görür hale getirilmektedir.

Yapısallaşarak gittikçe artan ve toplumsal “cinnet” haline gelen şiddetin sona erdirilmesi için otoriter ya da geleneksel aile, cemaat ve devlet yapılarının dönüştürülmesi olmazsa olmazlar arasında yer almaktadır. Sosyal davranışları yönlendiren “maçoluk” kültürü ve “vatanseverlik” olarak sunumu yapılan aşırı milliyetçilik gibi yerleşik değerlerin, yumuşatılarak toplumsal barış ve adaleti sağlayacak tarzda toplum yaşamına uyumunun gerçekleştirilmesi gerekir. Özellikle görsel medyamızın yapacağı yayın ve sunumlarda temel değerlerin uzlaşmacı ve barışçı olmasına özen gösterilerek adaletin toplum için önemli olduğuna vurgu yapılmalıdır. Toplum, en küçük yapı taşı olan aileden devlete kadar demokratikleştirilerek ve hukukun üstünlüğüne göre düzenlenmesi sağlanarak kapitalist sistemin yol açtığı yıkım giderilmeye çalışılmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

AKKAYA, Yüksel (2002), “Göç, Yoksulluk ve Kentsel Şiddet”, Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları, TODAİ, s.203–215

ARCHER, Dane- GARTNER, Rosemary (1996), “Barış Dönemi Kayıpları: Savaşa Katılmayanların Şiddet İçeren Davranışlarında Savaşın Etkisi”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.237–251

ARENDT, Hannah (1996), “Şiddet Üzerine”, Cogito. Sayı 6-7. Kış-Bahar. s.7–21

BAUMAN, Zygmunt (1995), Modernite ve Holocaust, Sarmal Yayınevi

BAYHAN, Vehbi (1997) Üniversite Gençliğinde Anomi ve Yabancılaşma, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri

DÖNMEZER, Sulhi (1996), “Çağdaş Toplumda Şiddet ve Mafia Suçları”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.215–220.

DÜNDAR, Can (1996), “Televizyon ve Şiddet”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.385–389

EKEN, Ahmet (1996), “Bir Olgu Olarak Türkiye’de Şiddet”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.407–410.

ERGİL, Doğu (2001),”Şiddetin Kültürel Kökenleri”, Bilim ve Teknik. Sayı 399. Şubat. s.40–41.

ERMAN, Tahire (2002), “Kent Yoksulu ve Şiddet”, Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları, TODAİ, s.193–202

ERTEN, Yavuz- ARDALI, Cahit (1996),”Saldırganlık Şiddet ve Terörün Psikososyal Yapıları”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.143–164.

KASKUN, Ahu- ÖZTUNÇ, Selen (Tarihsiz), “Çocuk, Televizyon ve Şiddet”, Erişim http://ilef.ankara.edu.tr/id/yazi.php?yad=799

KELEŞ Ruşen-ÜNSAL Artun (1996), “Kent ve Siyasal Şiddet”, Cogito, Sayı 6–7, Kış-Bahar. s.91–104.

LORENZ, Konrad (1996), “Saldırganlığın Spontanlığı”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.165–168.

SCOGNAMILLO, Giovanni (1996), “Şiddet, Toplum, Birey ve Kan”, Cogito, Sayı 6–7, Kış-Bahar. s.357–361

TEZCAN, Mahmut (1996), “Bir Şiddet Ortamı Olarak Okul”, Cogito, Sayı 6–7, Kış-Bahar. s.105–108

TURAM, Emir (1996), “TV’deki Şiddetin Çocuklara Etkileri Üzerine Farklı Bir Bakış”, Cogito, Sayı 6–7, Kış-Bahar. s.391–406

ÜNSAL, Artun (1996), “Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi”, Cogito. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s.29–36.

i Engels, F. (1997), İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Ankara, s.70

ii Çok yönlü bir olgu olan şiddet, değişik açılardan ele alınabilir. Şiddeti: psikolojik, ahlaki, siyasi, ekonomik ve hukuksal yönlerden incelemek mümkündür. Dar anlamı ile şiddeti insanların malına, canına, bireysel özgürlüğüne, bedensel bütünlüğüne karşı bir tehdit oluşturan, dışarıdan yöneltilen, sert ve acı verici bir eylem olarak tanımlamak mümkündür. Sağlıksız kentleşme, enflasyon, işsizlik, ekonomik şiddet, medya terörü gibi insan üzerindeki fiziksel ve ruhsal etkileri açıkça ölçülemeyen, dolaylı ve somut bir biçimde hissedilen şiddeti geniş anlamda şiddet olarak tanımlayabiliriz.

iii Marx, kapitalist toplumda değişim değerinin kullanım değeri üzerindeki egemenliğini ve parasal ilişkilerin yüceltilmesi yoluyla insani ilişkilerin ve kullanımdan doğan yararın yok olması olgusunu “meta fetişizmi” olarak nitelendirmektedir.

Sosyal Ekonomi – Önsöz

( Sosyal Ekonomi – S Yayınları, 1976 Ankara.)

Pek az şey, sosyal adalet kadar toplumların huzuru, insanların birbirlerini sevmeleri ve karşılıklı saygı içinde yaşayabilmeleri için etkili olabilir. Bunun gibi her alandaki insanlarının ve hürriyetlerinin ve demokrasi ilkelerinin toplumlar tarafından benimsenmeleri, korunmaları, yaşayıp gelişmeleri de sosyal adaletin desteğini sağlamaksızın sayısız güçlüklerle karşılaşır.

Türkiye uzun bir tarih tecrobesinden sonra çoğulcu bir demokratik düzeni benimsemiş ve çeyrek yüz yılı aşan bir süredenberi demokratik yaşam, halkın gelenekleri ve siyasal tercihleri içine yerleşmiştir. Bu çoğulcu siyasal demokrasinin, sağlam temellere dayanabilmesinin, ancak, ona sosyal ve ekonomsal bir içerik vermekle mümkün olabilecegini, kendisinin ve başka ülkelerin geçirmiş ve geçirmekte oldukları tecrübelerle anlamış olduğundan, 1961 Anayasamıza sosyal devlet ilkesini koymuş ve devlete sosyal barışı ve adaleti gerçekleştirecek her türlü tedbirin alınmasını bir görev olarak vermiştir. Sosyal devleti hukuk devleti ile de çerçevelemiştir. Çünkü, onu, ne demokrasiden, ne de sosyal hukuktan ayrı olarak olarak düşünmeğe imkan yoktur.

Küresel Saldırı Karşısında Ulusal Devlet ve Sendikalar

İçinde yaşadığımız zaman diliminde hiçbir toplumsal sorun düşünülemez ki kendisini giderek yoğun bir biçimde çerçeveleyen küreselleşme olgusundan bağımsız bir biçimde ele alınıp incelenebilsin. Ancak, küreselleşme günümüzün bir gerçekliği olmakla birlikte, onun insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde de ortaya atılmış bir özlem, hatta bir gerçeklik olduğunu söyleyebiliriz.

Bir bakıma, bütün dinler, insanlığın ve yeryüzünün sorunlarına mevcut siyasal sınırları tanımayan bir bütünlük içinde çözüm aradıkları için -paradoksal olarak gerçekte bazı derin ayrılıkların nedeni olmalarına karşın- bir tür küreselleşme öğretisini yaymaya çalışmışlardır.

SAĞLIK VE DEMOKRASİ

2 Haziran 1990
Sağlık Meslek Birlikleri Danışma Kurulu Başkanı
ve Türk Tabipleri Birliği Genel Başkanı

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 47 Yıl : Kasım Aralık 1999

Kişilere sağlıklı bir yaşam sağlayabilmek için sağlığı ilgilendiren tüm faktörleri, olumlu yönde geliştirmek gerekir. Bu faktörleri sağlığı doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen hizmetler olarak iki grupta ele almak olasıdır. Doğudan etki yapan faktörler kişilerin sağlığının korunmasına, hastaların tedavisine ve sakatların rehabilitesine yönelik önlemlerdir. Sağlığın korunması da kişiye ve çevreye yönelik önlemlerden oluşur.

Sosyal Dışlanmaya Kuramsal Yaklaşımlar

Yoksulluk ve fakirliğin tarihi, insanlık tarihi kadar eski olsa gerek. Çünkü topluluk halinde yaşadığı bilinen ilk insanlar arasında bile temel gereksinmelerini karşılamak konusunda daha şanslı olanlar ve daha zor durumda olanlar hep var olmuştur. Ancak fakirlik ve yoksulluk gibi kavramlar, özellikle sanayi devrimiyle birlikte, toplumda sınıflar arası servet, gelir dağılımı ve yaşam koşulları açısından büyük uçurumlar oluştuktan sonra dikkat çekmeye başlamıştır. İster siyasal ister sosyal ister iktisadi, ne nedenle olursa olsun, yığınlarla insanın çok zor koşullar altında yaşaması ve sefalete mahkum olması, diğer taraftaysa sayıca küçük bir azınlığı oluşturan grubun büyük bir zenginlik ve refah içinde yaşıyor olması, doğal olarak tepkilere neden olmuştur. Ve bu, özellikle batı Avrupa ülkelerinde örgütlü hareketlerin başlamasını tetiklemiştir. Birçok karşı koymaya, sınıfsal ve ideolojik mücadeleye karşın, liberal ekonomik sistem 19 ve 20’nci yüzyıllar boyunca bir taraftan büyük bir zenginlik ve refah yaratırken diğer taraftan da milyonlarca insanı açlık ve sefalete itmiştir. Bu gelişmeler farklı ülkelerde farklı şekillerde kendini göstermiş ve genel olarak sosyal, siyasal ve iktisadi haklardan ve varlıklardan yoksun olan insanlar, sosyal devlet kavramı ve uygulama alanı genişledikçe daha büyük bir ilginin odağı haline gelmişlerdir.

SOSYAL DIŞLANMA SORUNSALINA TÜRKİYE DÜZLEMİNDE GELİŞTİRİLEN MODEL UYGULAMALAR: FİŞEK ENSTİTÜSÜ ÇALIŞAN ÇOCUKLAR BİLİM ve EYLEM MERKEZİ VAKFI FAALİYETLERİ (26.11.2005, İstanbul)

1.Sosyal Dışlanma Kavramı ve Özellikleri:

Sosyal dışlanma kavramının, Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunlar çerçevesinde, sosyal politika literatürüne 1990’lı yılların sonundan itibaren hızlı bir giriş yaptığı görülmektedir. Sosyal dışlanma kavramı üzerinde, kavramın tam olarak ne ifade ettiği, zaman ve mekan bağlamında gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlar için evrensel bir geçerliliğe sahip olup olmadığı yönünde tartışmalar sürmekte ve yakın bir gelecekte de bu tartışmaların sona ermeyeceği görülmektedir. Bu tartışmaların temelinde ise, sosyal dışlanmanın Avrupa kökenli bir kavram olarak ortaya çıkışının etkisi büyüktür. Kavram, Avrupa yaşanan ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimler karşısında sosyal korumaya olan gereksinimde ortaya çıkan artış ve çeşitlenme karşısında, sosyal devlet anlayışında ortaya çıkan değişime uygun olarak bir çözüm yolu bulma isteğinin bir ürünüdür(Pasif kullanımdan, aktif katılıma geçiş). Bu bağlamda AB’de kurumsal düzlemde, sosyal dışlanma ile mücadele (sosyal içerme) Amsterdam Antlaşması( 136-137 mad.) Birliğin amaçları içinde yer almış, 2000 Lizbon Stratejisi ile de 2010 yılına kadar yoksulluğun ortadan kaldırılması aba amacı ekseninde, sosyal içerme; sürdürülebilir ekonomik büyüme, daha çok sayıda ve kaliteli iş ile sosyal bütünleşmede önemli bir unsur olarak kabul edilmiştir. Bu uzlaşı sonrası, ye devletlerin sosyal içerme stratejilerinde koordineli hareket etme anlamında görüş birliğine varılmıştır. 2003 yılında Avrupa Komisyonu, Lizbon stratejisini güçlendirme bağlamında, sosyal korumanın farklı boyutlarını bütünleştirme adına, sosyal içermeyi, emeklilik reformu, sağlık hizmetleri ve uzun dönemli sağlık hizmetlerinin sunumu ile birlikte ele alma stratejisine geçiş yapmıştıri. Her ne kadar sosyal dışlanma konusunda Türkiye’de resmi bir tanım olmamakla birlikte, Türkiye ‘de AB ‘ne aday ülke olma sıfatı ile

Yerleşikler ve Yeni Gelenler ya da Dışlanmışların Oluşumu

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 76 Yıl : Eylül Ekim 2004

Bu denemenin amacı; kente uyum sağlayamayan, kentsel bir işi ve geliri olmayan kent yoksullarının geleneksel ve modern dayanışma dışında kentte yeni bir yaşam biçimi sürdürmelerini tartışmaktır. Tartışmaya başlamadan önce iki kavramı açıklamak istiyorum.

Yerleşik vurgulamasını 1980 dönemi öncesinde değişik nedenlerle kente gelmiş ve geleneksel dayanışmacı ilişkiler ile kentte bir tutamak knoktası bulanlara yapıyorum. Geleneksel dayanışmacı ilişkinin özneleri olarak ”din ve aile” kurumlarını görüyorum. Ülkemizde sözkonusu tarihe kadar göçe katılanlar varış noktasında bu iki kurumun geliştirdiği geleneksel dayanışmacı ilişkileri “köken, hemşehri, bölge-yöre” bağlamında kullanarak kentte “kalkış noktası değerleri”ni başat kılmaya çalıştılar.

Sosyal Güvenlikte Maskeli Reform ya da Üç Maymun Oyunu

Her reform ya da yeniden yapılanma girişimi, geçmişin doğru ve cesur bir değerlendirmesi temelinde yükselmelidir. Eğer bu büyük bir titizlikle yapılmazsa, hem harcanan emekler boşa gider; hem de bir tren kaçırılmış olur.

Eğer bu reform bir sosyal güvenlik kurumunda yapılacaksa, ilk hedefin, sistemden yararlanan yurttaşların mutluluğu ve bu mutluluğun sürdürülmesi olarak seçilmesi gerekir. Bu hedefe ulaşmak için de, kurum gelir-gider dengesini düzeltilmesinin hedeflenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu oluşturan üçü dev sistemciğin (SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur), gelir-gider dengesi hep sorunlu olmuştur. Gelirler, giderlerin hep altında seyretmiş; açıklar o kadar artmıştır ki; bu açıklara KARA DELİKLER denmeye başlanmıştır.