Planlamanın 50.Yılında Sağlıkta Planlama : Bir Adım İleri, İki Adım Geri

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

1961-2011 … Türkiye’de yaşama damgasını vurmuş iki olgunun çakıştığı bir dönem … 1961 yılında Türkiye, yeniden planlı kalkınma yoluna girmeyi denerken, aynı yıl çıkarılan Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası ile, bu kez “herkese sağlık” düşüncesinin planlı bir biçimde ülkeye yayılması denemeye başlıyor. Dönemin özel koşulları gereği bu iki değerli girişimin başarıları, başarısızlıkları ve yazgıları da birliktelik taşıyor.

“Sağlık, yalnızca hastalık ve sakatlığın bulunmayışı hali değil; bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hali” olarak tanımlanır (1,2). Böyle bakıldığında, sağlık, hasta olsun, sağlam olsun tüm halkı ilgilendirir; sosyal politikanın ayrılmaz parçalarından biridir. Biz sosyal politikalar içerisinde yer alan sağlık politikalarına, sosyal hekimlik politikaları diyoruz. Sosyal hekimlik politikaları bir çok bileşeni içerir. Yalnızca hastalar ve hastane hizmet göstergeleriyle (örneğin yatak başına kişi sayısı, uzman doktor başına doktor sayısı vb) ilgilenmez; temiz suya erişim, beslenme, okullulaşma, sosyal güvenlik, sosyal yardımlar, sosyal hizmetlerin dağılımı, gelir düzeyiyle de ilgilenir.

Türkiye “Plan” sayesinde nereden nereye gelmiştir? Konuşmamızın temel eksenini oluşturacaktır.

Türkiye, “50 Yıllık Planlı Dönem”de, halkının sağlık düzeyini çok daha yukarılara çıkarabilir miydi? Bu da konuşmamızın sonuç bölümünü oluşturacaktır.

I

Türkiye “Plan” sayesinde nereden nereye gelmiştir?

Sağlığın tanımından yola çıkarak sunumumu dört eksende geliştirmek istiyorum : Sağlık, sosyal güvenlik, sosyal hizmetler ve sosyal yardım, işçi sağlığı iş güvenliği.

Bu dört konunun ortak özellikleri var. Birincisi herkesi kapsıyor. Herkes bizim için büyülü sözcüklerden bir tanesi. Tek tek kişilere bırakılamayacak kadar önemli konular. İkincisi toplum katılımını zorunlu kılıyor. Yani hükmederek, buyurarak çözemeyeceğiniz sorunlar. Bütün bu konular aynı zamanda sosyal barışın tutkalı. Yani insana verilen değerin göstergeleri. Yani, insanlar zaten bunları bekliyor. Üçüncüsü, insan odaklı politikaların en önemli bileşenlerinden. Dördüncüsü, her dördünde de hizmet planlamasında sosyal risk gruplarının belirlenmesi önem taşıyor.

TABLO 1

Yazı Planı

Zaman Dilimi

KONU

Zaman Dilimi

1963-2011

Sağlık

 

 

1980 öncesi ve sonrası

Sosyal güvenlik

Sosyal hizmetler – Sosyal yardımlar

İş sağlığı ve güvenliği

Bir adım ileri … İki adım geri.

I

SAĞLIK

a) 1963-2011 Farkı :

Ülkemizde, ulusal sağlık politikasının ve kamu sağlık hizmetlerinden sorumlu tutulan kamu gücü, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, 1920 yılı Haziran ayında, 3 sayısı yasa ile kurulmuştur. Bu sağlık konusunun ne denli önemsendiğinin ve beklentilerin ne denli yüksek olduğunun göstergesiydi. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, umutları boşa çıkarmamış; 1960’lara gelene değin, bir çok başarı kazanmıştı.

Bu bölümde 1.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın (1963-67) öngürüleri ile günümüzde varılan nokta karşılaştırılacaktır. 1.BYKP’da sağlık, Hizmetler/Kamu Hizmetleri başlığı altında ele alınmıştır. Sağlığın “yalnızca hastalık halinin olması hali değil, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hali olduğu” planda anımsatılmaktadır. Sağlık hizmetlerinin kapsamı konusunda da, dar anlamının ötesinde, içme suyu, harita, tapu-kadastro çalışmaları, imar planı, temizlik, kanalizasyon, belediye hizmetleri, sosyal hizmetler sayılmaktadır. Hizmetin ana ilkesi planda şöyle anlatılmaktadır :

“Sağlık programında ana ilke, halkın sağlık düzeyini yükseltmektir. Bu amaçla, planda, halk sağlığı (koruyucu hekimlik) hizmetlerinin geliştirilmesine öncelik verilmiştir. (…) Tedavi hekimliği hizmetleri ise, koruyucu hekimlik çalışmalarını tamamlayan bir öge olarak ve bu ölçüde ele alınmıştır. Hasta bakım hizmetlerinde, az sayıda nüfusun yararlandığı ve pahalı bir hizmet olan hastanecilik yerine, evde ve ayakta tedaviyi sağlayan ve küçük topluluklara kadar yayılan bir sağlık örgütünün kurulmasına öncelik verilmiştir. (3)“

1.BYKP’da bu amaçla konulan sağlık hedeflerinin arasında ilk sırayı şu hedef almaktadır : “Personel yetiştirilmesi : Köylere kadar yayılan iyi bir sağlık örgütü kurulması, çevre sağlık koşullarının düzeltilmesi, halkın sağlık eğitimi, bulaşıcı hastalıklarla savaş ve bunların yokedilmesi, ana-çocuk sağlığı, ruh sağlığı, sağlık laboratuvarlarının geliştirilmesi, okul sağlığı ve nüfus planlaması, beslenme ve tedavi kurumlarının kurulması ve işletilmesi ile sağlıka donatım ve gereçlerinin depo, onarım ve bakım işlerinin yürütülmesi.” (3 )

Geçen yaklaşık 50 yıllar içerisinde, öngörülen ülke çapında örgütlenmenin gerçekleştirildiği ve koruyucu hekimlik çalışmalarının yürütülmeye çalışıldığı görülmüştür. 1961 yılında yayınlanan ve ulusal sağlık sistemini, toplum hekimliği ilkeleri ışığında kurmayı amaçlayan, “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında 224 Sayılı Kanun”, tüm engelleme, budama ve yozlaştırma çabalarına karşın son yıllara kadar dayanabilmiştir. Bu bakımdan, sağlık göstergelerindeki gelişmelerin, plan uygulamasının parlak örneklerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Türkiye’de, son elli yılda, sağlık alanındaki gelişmeleri gösterebilmek için, iki farklı düzeyde, iki farklı araçtan yararlanmak istiyorum.

Bunlardan ilki, 1961-1965 yılı gazetelerde çıkan sağlık haberlerinden yaptığımız tarama; diğeri, 1963-66 ve 2008 yıllarında yapılmış olan iki büyük araştırmanın verilerinden yararlanmak. Her ikisi de bize, ülkemizde, 1961’den 2011’e sağlık alanında nasıl büyük bir gelişmenin ortaya çıktığını göstermeye yetecektir.

“Sağlıkta Sosyalizasyon” başlığı ile 1961-1965 yılları arasında yayınlanan beş ulusal gazete üzerinde yapılan taramaların sonuçlarına internet üzerinden ulaşma olanağınız var. Çalışmanın sonuçları kadar, tek tek gazete kupürlerini de görebilir ve o günkü gündemi yakalayabilirsiniz (4).

Gazete taraması, bize gündemin salgın yapan bulaşıcı hastalıklar tarafından teslim alındığını ortaya koymaktadır. Eğer bir elli yıl daha geriye gitmiş olsaydık; bu kez, gündemin dört temel bulaşıcı hastalık tarafından teslim alındığını görürdük (sıtma, verem, trahom, frengi). Ama Cumhuriyet hükumetlerinin bilinçli ve ısrarlı mücadelesi bu dört hastalığı büyük ölçüde azaltmıştır. Ama kızamık, tifo vb bulaşıcı hastalıklar, 1960’lı yıllarda hala toplumumuzu derinden etkilemekteydi. 1963 yılında Erzurum’da kızamık salgını. On günde 121 ölüm. Kars’ta difteri. Doğu’da tifüs. 62 gazetesi diyor ki veremli artıyor diyor. Cüzzam ile mücadele ediliyor. Çok cüzamlı varmış. Sivas pilot bölge olarak alınmış. İzmit’te çiçek salgını. Adana’da 5.000 trahomlu, Diyarbakır’da 7.200 trahomlu varmış. Sosyalleştirmede 2. Pilot bölge olarak Diyarbakır seçilmiş. Bebek ölüm hızı binde 153 olarak gazeteye yazılmış. Sağlık hizmetlerinde en önemli göstergelerden biri bebek ölüm hızı. Çünkü en çabuk ölenler onlar. Onun için sizin etkin hizmet sunabilmenizin en önemli kanıtı onları kurtarabilmek. Çok basit önlemlerle trahom, çiçek, tifo, tifüs salgınlarının önüne geçmek olası. Sözgelimi Türkiye’de trahom mücadelesi nasıl yapıldığına bakalım: Trahom çok yaygın bir hastalık. Eskiden özellikle Adana ve güneydoğu bölgesinde köylerde görülme sıklığı % 90’lara varırmış. Tedavisi ise şöyle yapılmaktaymış : Sabah akşam göze damla damlatmak. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, devlet kişiye bırakamayacak kadar önemsemiş bu konuyu. Okuma yazması bile olmayan kişilere işi öğretmiş : At sırtında köyleri gezip, trahomluların gözlerine sabah damla damlatıyor, akşam dönüşünde de damla damlatıyor. Trahom böyle kalktı ortadan. Bu kadar basit. 2011’e geldiğimizde bunların hiçbiri kalmadı.

Şimdi, 2011’e gelelim. Gazetelerde sağlıkla ilgili en çok görülen diyet haberleri. Doktorlar, ya daha çok diyet üzerine yazıyorlar; ya da az görülen ama hünerlerini sergileyebilecekleri hastalıklar üzerine yazıyorlar.

Demek ki 1963’ten 2011’e planlı olarak yapılan bir uygulama var ki, bu noktaya gelindi. Artık onlar konuşulmuyor. 1962 gazetelerinde bir Havva ana var. Havva ana İzmir’de yaşıyor. Esnaf tarafından çok seviliyor. Esnafa diyor ki sakın aspirin içmeyin başınız ağrıdığınızda. Bana haber verin. Gelip ben sizin ağzınıza tüküreyim geçer. Üfürükçü Havva ana o zamanlar el üstünde. Bugün ise ancak kıyıda köşede böyle uygulama yapanlar. Bugün bunları önemseyenlerin sayısı azaldı. Demek ki çok büyük değişim var. Türkiye’de sağlık alanında veri toplamaya yönelik ilk çalışmalar Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne bağlı Hıfzıssıhha Okulu tarafından 1958,1960,1962,1963 yıllarında yapılmıştır (5). 1.Beş Yıllık Kalkınma Planı ve izleyen dönem sağlık politikalarına yön veren bu veriler, daha sonra da izlenmiştir. Elimizde bir de 1966-67 yıllarına ilişkin “Hayat Tabloları”nı veren Devlet İstatistik Enstitüsü yayını var (6).

1968 yılından başlayarak Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü tarafından yapılmış olan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları (TNSA) da, bu alandaki en önemli kaynakçalardandır. Bütün bu araştırmalardan yararlanarak oluşturduğumuz karşılaştırmalarla, sağlık göstergelerinin de bu dönemde, büyük bir gelişme gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Sağlık hizmetlerindeki başarının en temel göstergesi olan, “bebek ölüm hızı”nın yıllar içerisindeki gelişimi Tablo 2’de özetlenmektedir.

Tablo 2

Bebek Ölüm Hızlarını Ölçen Araştırma Verilerinin

Son Elli Yıllık Dökümü

Gösterge Gales

1963TNA*

1965-67TNSA

1993TNSA

1998 TNSA

2003TUİK

2004TNSA

2008** TUİK

2008 Bebek ölüm hızı

170

154

53

43

29

17

Kaba doğum hızı

35,0

39,0

17,9

17,8

 

* Doğu Anadolu’daki 17 ili kapsamamaktadır.

* * TNSA 2008 s.135 (7)

Türkiye’de özellikle bulaşıcı hastalıklarla savaş konusunda, yıllar içerisinde önemli sonuçlar alınmıştır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından beri toplumun başına bela olan bir dizi bulaşıcı hastalık, ya tamamen yok edilmiş; ya da ölümlülükleri oldukça azaltılmıştır. Bu bilinçli ve planlı mücadelenin getirdiği bir başarıdır. Sözgelimi, Balkan-Çanakkale-Kurtuluş Savaşlarında onbinlerce askerin ölümüne neden olan ve her kentimizde neredeyse nüfusun %90’ını etkilemiş olan sıtma hastalığı, 1949 yılında 4.973’e ve 2010 yılında 0’a (saptanan olgular yurt dışı kaynaklıdır) düşürülmüştür. 1942 yılında 5.519.325 olarak saptanan trahom olgu sayısı, 1988 yılında 11.083’e ve yine 2010 yılında sıfıra düşürülmüştür. Bir çok ölümlere yol açmış bulunan kızamık olgularının sayısı, 1968’de 38.266, 1988’de 9.279 ve 2010’da 7’dir. (8,9,10).

Sağlık hizmetlerindeki başarının bir diğer temel göstergesi olan, “sıfır yaşta yaşama ümidi (beklentisi)”nin yıllar içerisindeki gelişimi Tablo 3’de özetlenmektedir.

Tablo 3

Sıfır Yaşta Yaşam Beklentisinin

Son Elli Yıllık Dökümü

YIL ERKEK KADIN
1967*

52,51

56,27

2004**

70,5

74,6

2008**

71,4

75,8

* Devlet İstatistik Enstitüsü, Türkiye Hayat Tabloları 1966-67

** Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye İstatistik Yıllığı 2009

b) 12 Eylül 1980 Öncesi ve Sonrası Farkı :

Bu karşılaştırma yapılırken, küreselleşmenin Türkiye’de yükseliş tarihi olarak da 12 Eylül 1980 tarihinin kullanıldığını görmekteyiz. Ben bunun 1970 olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bu konuda en cesur adımlar 1980-1989 ve 2003-sonrası dönemde atılmıştır. Dolayısıyla biz de karşılaştırmamızda eksen olarak 1980 tarihini kullanmaktayız.

Genel Sağlık Sigortası sloganı ile somutlaşan, sağlığın ticarileştirilmesi (piyasa kurallarına terkedilmesi) çabaları çok eskilerden beri vardı. 1947 yılında, İşçi Sigortaları Kurumu’nun kurulmasının ardından Sağlık Bakanlığı’nın böyle bir girişimi olduğunu biliyoruz. Daha sonra, 1964 yılında SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri tartışmaları sırasında, Çalışma Bakanı’nın olsa olsa Sağlık Bakanlığı hastaneleri sigortaya devredilebilir demişti ( 11). Sağlıkta sosyalleştirme Yasası’nın kabulunden bir yıl sonra, buna karşı Sağlık Bakanı’nın “sağlık sigortası” fikrini ortaya attığını görüyoruz. Bu bayrak bir kere açıldıktan sonra, sağlıkta sosyalizasyon karşı olanların sarıldığı bir düşünce olmuştur. Ama sağlıkta sigorta düşüncesinin asıl yükselişi, 1983 yılında Sağlık Bakanlığı’nın Dünya Bankası’ndan aldığı kredi ile başlattığı ‘Sağlıkta Dönüşüm” Projesi ile olmuştur.

Sonunda 224 Sayılı Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası yürürlükte olduğu halde, budana budana, pasifize edile edile; onun yanında “aile hekimliği modeli”nin ve Genel Sağlık Sigortası’nın egemen hale getirildiğini görmekteyiz. Son olarak 2 Kasım 2011 tarihinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile sağlıkta “toplum hekimliği-sağlıkta sosyalizasyon” yaklaşımının yerine “aile hekimliği-GSS” yaklaşımının konulması başarılmıştır.

Bu iki yaklaşım arasındaki fark, “hizmetin maliyetini kimin üstleneceği”nde kilitlenmektedir. Toplum hekimliği modelinde, hizmetin maliyetini “toplum” yüklenmekte; aile hekimliği modelinde ise “aile” yüklenmektedir. Eğer hizmetin maliyetini tek tek insanlara yükleyecekseniz, ona satın almayı kabul edebileceği bir hizmet sunmanız gerek. Koruyucu hizmetler, insanların soyut düşünme yeteneği ile yakından ilgili olduğu, henüz yitirmediği bir varlığını hedeflediğinden, kolayca satın alınabilir değildir. Buna karşın, tedavi hizmeti, hasta kişileri hedeflediği için, kolayca satın alınabilir; hatta yitirilen ya da yitirilmek üzere olan çok değerli varlıklar olduğu için, “harcamanın sınırı” yoktur. İşte sağlığı ticarileştirenlerin tek dayanak noktası budur. İki hizmet modeli arasındaki en büyük farklardan biri de öncelik seçimidir.

Aile hekimliği modeli ve genel sağlık sigortası, koruyucu hekimliği seçmemiştir. Onu kamu hizmetleri arasında bırakmış ve Toplum Sağlığı Merkezleri’nin (TSM) görev alanı arasında saymıştır. Hazırladığı yönetmelikte, her ilçe merkezinde veya her 100.000 kişiye bir TSM açılmasını öngörmüştür. Bu sayı, sosyalize edilmiş sağlık hizmetlerinde her 5.000 kişiye bir sağlık ocağı idi. Demek ki, örgütünüzle, daha önce her 5.000 kişi için düşünülen çapta koruyucu sağlık hizmetini, yeni modelde her 100.000 kişiye vereceksiniz. Böyle bir seçim yaparsanız, ayıracağınız bütçe de ona göre olur.

Koruyucu işlevleri yürütmesi beklenen toplum sağlığı merkezlerinin marjinalleşmesi; sigorta primlerine ek olarak çalışanların ödemek zorunda kaldıkları katkı payı, muayene ücreti, kutu başına ödeme vs gitgide artması; tetanoz aşısı gibi en önemli aşılara ulaşımın çok güçleşmesi, önümüzdeki dönemin sağlık göstergelerinin farklı olacağının işaretleridir.

II

SOSYAL GÜVENLİK

a) 1963-2011 Farkı :

Ülkemizde sosyal güvenlik uygulamalarının bayraktarlığını yapan Zonguldak Havzası Amele Birliği, 1921 yılındaki yasa ile oluşturulmuş “Güvence ve Yardımlaşma Sandıkları”nın birleştirilmesi sonucu kurulmuştur (1923).

Daha sonra 1936 tarih ve 3008 sayılı İş Yasası’nda öngörüldüğü gibi sosyal sigortalar uygulamasına geçilmiştir. Bismarck’ın (tazminci) sigorta mantığı gereği, riskin gerçekleşmesinden sonra, kişinin kayıpları giderilmeye çalışılmıştır. Yine sigorta mantığı gereği, tüm toplum değil, prim ödeme gücü olan kümeler (önce büyük işyerlerinde çalışan işçiler) seçilmiş; fon birikimi daha kolay sağlanacak sigorta dalları (iş kazalarıyla meslek hastalıkları ve analık) seçilmiştir. Bu da “herkese sosyal güvenlik” kavramının yaşama geçirilmesini engellemiştir.

1.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (1963-67), “iktisadi kalkınmaya koşut olarak sosyal adaletin gerçekleştirilmesi hedef alınmıştır. Bu hedefin gerçekleştirilmesinde etkili olacak ögelerden biri de, sosyal sigorta çalışmaları” olarak belirtilmektedir. Bu çalışmaların getirileri içinde, önde gelenler arasında, “toplumun her grubu için uygulanması” ve “gelir grupları arasında gelir dağıtım mekanizması rolü” oynaması sayılmaktadır.

Bunun için, planda, aşağıdaki hedefler belirlenmiştir :

a) Herkes için, ihtiyarlık ve sağlık sigortalıarını kapsayan genel bir sosyal güvenlik düzeni kurulacaktır.

b) Bütün sosyal güvenli çalışmalarının, bir elden yürütülmesi sağlanacaktır.

c) Sigorta priminin tamamını ödeyecek olan, serbest meslek sahipleri, esnaf ve sanatkarlar, sosyal güvenlik düzeni içine alınacaklardır.

d) Sürekli işçi niteliği taşıyanlar için işsizlik sigortası kurulacaktır.

e) Sigorta fonları, iktisadi kalkınma hedeflerinin, sigortacılılığın anlamına uygun bir şekilde ve bun fonlarla karşılanacak yüklemleri sürekli ve emin olarak yerine getirecek tarzda işletilecektir (3).

Yukarıda sayılan ilk dört hedefin tümü gerçekleştirilmiştir. Bu açıdan, sosyal güvenlik uygulamalarının, plan uygulamasının parlak örneklerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ama … Yukarıda belirtilen hedeflerin beşincisinin gerçekleştirildiğini söylemek olanaksızdır. Bu da tüm başarıyı sorgulanması zorunlu bir hale getirmektedir. Geçen elli yıl içerisindeki, kararlardaki zig-zak’lar, popülist kararlar ve parlamentonun yasa çıkararak sıklıkla uygulamanın yönünü, kurallarını ve standartlarını değiştirmesi, keyfi fon yönetimi, sosyal sigorta kurumlarını büyük bir finansal sıkıntı içine sokmuştur.

“Herkese sosyal güvenlik”, tüm kesimlerin sosyal güvenlik kapsamına girmesini, tüm risklere karşı güvence altına alınmasını, önlemlerin kişinin riskle buluşmasında önce alınmasını öngörür. Bu yaklaşımla sosyal güvenlik, ne 1.Beş Yıllık Kalkınma Planı hedefleri arasında yer almıştır; ne de bugün benimsenen politikalarda kendisine bir yer bulabilmiştir.

b) 12 Eylül 1980 Öncesi ve Sonrası Farkı :

Sosyal güvenliğin amiral gemisi olarak niteleyebileceğimiz SSK’nın işçi-işveren-devlet üçlüsünden oluşan yönetim yapısında, 12 Eylül öncesi varolan göreceli denge ve yaklaşım; 12 Eylül’den sonra devlet lehine değişiklikler göstermiştir. Bununla da kalmamış yönetim felsefesi tümüyle değişmiştir. Dünya Bankası’nın sürekli hükümetin önüne sürdüğü ithal reçetelerde, SSK’nın hizmet üreten bir kuruluş olmaması gerektiği; hizmet satın alan bir kuruluş olarak çalışmasını sürdürmesinin daha yerinde olacağı bildirilmiştir. 1996 yılında Avustralya Sağlık Komisyonu’na ihale ile verilen çalışma ise bunun tersini söylemekte, varolan sistemle oynanmaması önerisini getirmektedir. (12)

12 Eylül öncesi ve sonrası, önemin en karakteristik göstergelerinden biri, SSK’nın yeniden yapılanması alanında kendisini göstermektedir. 1979 yılında hazırlanan Başkanlık Modeli taslağıyla, 1999 yılında Kanun Hükmünde Kararname kabul edilen -Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Daha sonra 2006 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu oluşumunda da benimsenen Başkanlık Modeli farklıdır (11).

1979 Başkanlık Modeli Önerisi, “üretici” SSK’yı hedeflemektedir. Elinde toplanan fonları, kendi gereksinmelerini karşılamak üzere hastane, tekstil fabrikası, ilaç fabrikası, röntgen filmi üretimi, hava-ambulans servisi, işçi meskenlerinin inşaatı, eğitim vb alanları yatırılması istenmektedir. Bunun için başkanlık çatısı altında beş genel müdürlük (sigorta, sağlık, inşaat, tesisler, eğitim) kurulması öngörülmüştü. Bunun yanında, kendi örgütünün insangücü gereksinmesini karşılamaya yönelik eğitimleri de yine kendisinin yapması ilkesi benimsenmiştir. Bu amaçla, kurulması kararlaştırılan “SSK Akademisi”, Yönetim Kurulu’nun karar defterlerinden öteye gidememiştir. İleride değinilecek olan Meslek Hastalıkları Hastaneleri ile erken tanı konulması; Tüm-Sab projesi ile işyeri hekimleri işbirliği yapılarak koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi tasarlanmıştır. Böylece hem işçiler hastalanmayacak, hem de sigorta üzerindeki yük azalacaktır. Ancak, bu yaklaşım da yaygınlık kazanamamıştır. SSK’da, koruyucu sağlık hizmetleri hiç bir zaman egemen olamamıştır. Yine bu dönemde açılan ilaç fabrikasının, düşük pazar payına (%3) karşın, SSK’nın pazarlık gücünü çok arttırmıştır.

1999’da tasarlanan, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına karşın varlığı sürdürülen Başkanlık Modeli’nde ise, sağlık ve sigorta genel müdürlüklerinin birbirinden tamamen ayrılması ve daha sonra hizmet üreten hastanelerin de kurumdan ayrılarak Sağlık Bakanlığı’na bağlanması ve ilaç fabrikasının kapatılması planlanmıştır. Bu düşünce, ne yazık ki, başarıyla yaşama geçirilmiştir. Yine 1980 sonrası tırmandırılan hizmet satın almalar, taşeron uygulamaları yoluyla, hizmet üretiminin kurum dışına kaydırılması, daha da derinleştirilmektedir.

1953 yılında, “Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası”ndan yararlanılarak, ilaç üretiminin özel sektör eliyle geliştirilmesi projesinin benzeri, bu kez özel sektör hastanelerinin palazlandırılması, yabancı doktor çalıştırılması, kamu-özel sektör işbirliği, hastane birlikleri projeleri ile sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu projenin geleceği açısından engel olarak görülen Tıp Fakülteleri Hastaneleri de, tahrip edilmeye başlanmıştır. Böylece piyasa düzeni, her türlü korumadan arındırılmaktadır. Yabancı sermayenin ve doktorlarının, hastenecilik sektörüne girmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmış olmaktadır.

“Sağlıkta Dönüşüm” projesi 1983 yılından beri, kendisinden önce dillendirilen “Genel Sağlık Sigortası” bayrağını devralmış ve bugün 5510 sayılı yasa ile Sosyal Güvenlik Kurumu’na devretmiştir. Dünya Bankası’nın, “sağlığın ve sosyal güvenliğin küresel sistemle bütünleştirilmesi” hedefi böylece yaşama geçirilmiştir. Ama bu sonuç, sosyal güvenlik kurumunun harcamalarının büyük boyutlara varmasını; sigortalıların da ceplerinden çıkan “prim-dışı katkıların” can acıtacak boyutlara varmasını getirmiştir.

III

SOSYAL HİZMETLER ve SOSYAL YARDIMLAR :

a) 1963-2011 Farkı :

Ülkemizde sosyal hizmet ve sosyal yardım uygulamalarının bayraktarlığını yapan Çocuk Esirgeme Kurumu, bir sivil toplum örgütü olarak, 1921 yılında kurulmuştur. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak 12.06.1959 tarih ve 7355 sayılı yasayla, Sosyal Hizmetler Enstitüsü kurulmuştur. 1961 yılında Sosyal Hizmetler Akademisi (sonra Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu) ve 1963 yılında SSYB Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Çok uzun yüksek öğrenim düzeyinde sosyal hizmet eğitimi, yalnızca Hacettepe Üniversitesi’nde yürütülmüştür. Halen Türkiye’de 8 üniversitede sosyal hizmet lisans eğitimi (6 üniversitede öğrenci alımı yapılmış, 2 üniversitede henüz sadece Sosyal Hizmet bölümü kurulmuştur) sürdürülmekte, ancak lisansüstü eğitim-öğretim programı sadece iki üniversitede (Hacettepe Üniversitesi ve Dicle Üniversitesi) yürütülmektedir.

Sosyal hizmetler programının amacını, çeşitli çevrelerde ortaya çıkan sosyal dengesizlik ve bozuklukların giderilmesi olarak belirleyen 1.Beş Yıllık Kalkınma Planı, bu hizmetin, temelinde, gönüllü kuruluşlar eliyle yürütülecek bir hizmet olduğunu ortaya koymaktadır (3). Planda, durum, sosyal hizmet çalışmalarının, gönüllü kuruluşlarla kamu kuruluşları tarafından, dağınık ve programsız olarak yürütüldüğünü, bu konuda yetişmiş eleman sayısının da yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Sosyal hizmetlerin planlanmasında şu hedeflere yer verilmesi istenmektedir:

”Nüfus planlaması uygulamasına yardım, kentlerin varlıksız semtlerinde ortaya çıkan sorunların çözülmesine yardım, yaşlıların bakımı, sakatların işe alıştırılması ve suçluların, mahkumiyet sonrası işe alıştırılmaları ve benzeri sosyal sorunlar, toplum ve kişi refahının sağlanması ile ele alınacaktır.

Korunmaya muhtaç çocukların bakımı ve yetiştirilmeleri, çocuk suçluluğunun önlenmesi, uyumsuz çocuklar ve zihinsel yetersizlik içindeki çocuklar sorunlarının çözümü, çocuk emeğinin kötüye kullanılmasının önlenmesi, çocuk refahının sağlanması amaç alınacaktır” denilmektedir.

Bu hedeflere ulaşmak için şu önlemlerin alınması düşünülmektedir :

a) Gönüllü kuruluşların, birbirleriyle ve kamu otoriteleriyle işbirliğini sağlamak için, il düzeyinde “Koordinasyon Kurullları” oluşturulması,

b) Sosyal Hizmetler Kurumu’nun kurulması,

c) Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu’nun geliştirilmesi,

d) Memur ve işçi dışında kalan yurttaşların sosyal sigortalardan yararlanması,

e) Cezaevlerinden tahliye edilenlerin işsiz kalarak yeniden suç işlemelerine engel olunması .

Son elli yıllık dönemde, bu hedeflerden yalnızca bir tanesine ulaşılmıştır. O da, Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu’nun hem sayıca ve hem de nitelikçe geliştirilmesinin sağlanmasıdır. “Memur ve işçi dışında kalan yurttaşların sosyal sigortalardan yararlanması” konusu ise sosyal güvenlik çerçevesinde ele alınmıştır.

Yine 1.BYKP’da “sosyal hizmetlerin, temelde, gönüllü kuruluşlarca yürütülen bir hizmet olduğu” yaklaşımı da, son elli yılda tamamen terkedilmiştir. Bu amaçla örgütlenmiş en büyük gönüllü kuruluş olan Çocuk Esirgeme Kurumu devletleştirilmiş; ama işlevlerinin tümü, kamu tarafından üstlenilmemiştir (13). Ama bugün sosyal hizmet alanının, tek egemeni vardır; o da devlettir. Bu da çocuğa yönelik sosyal politika alanında bir boşluk ve yetki karmaşası yaratmıştır.

Sosyal yardımlarla ilgili olarak 1.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, önlem önerisine rastlanmamaktadır. Bu da doğaldır. Şöyle ki: Sosyal yardımlar, sosyal güvenlik sistemindeki yetersizliklerin ve erişim sorunlarının giderilmesine yönelik önlemlerdir; geçicidir. Bunun bir sosyal politika önlemi olarak gerçekleştirilmesi yerine istihdam ve sosyal güvenlik politikalarında, yeni başarılar kazanılarak, toplumsal sorunların giderilmesi yeğlenmiştir. Bugün ise sosyal politikanın yerini sosyal yardımın aldığı, bir kamu hizmet yaklaşımı uygulamaya yön vermektedir.

b) 12 Eylül 1980 Öncesi ve Sonrası Farkı :

Türkiye’de sosyal hizmetler alanındaki çalışmalar, bu adla adlandırılmamış olsa da, 1921 yılından önce başlamaktadır. Savaş sonrası kimsesiz kalan çocukların sahiplenilmesiyle başlatılan çalışmalar, 1921 yılında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin (sonra Çocuk Esirgeme Kurumu), 1928 yılında Himaye-i Etfal Yoksul Kadın Yardım Derneği’nin (şimdi Yardım Sevenler Derneği), 1932 yılında Halkevleri’nin kurulmasıyla başlamıştır. Bunları tümü de sivil toplum örgütü kimliğindedir; toplumun sempatisini ve katkılarını toplamış kuruluşlardır. Yaklaşımlarıyla, kendi alanlarındaki politikaları belirleyici, toplumsal katılımı sağlayıcı olabilmişlerdir. Önce 1950 yılında sonra 1980 sonrası darbe yemişler ve içlerinden ikisi kapatılmıştır. Halkevleri’nin yeniden açılmasına izin verilmiştir. Buna karşın, yukarıdaki sivil toplum örgütlerinin en varlıklı olanı Çocuk Esirgeme Kurumu’nun tüm varlıkları hazineye devredilmiş; “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu” adıyla bir devlet kurumu haline getirilmiş ve açılmasına olanak verilmemiştir.

Sosyal hizmet sunumu, dört evreden geçmiştir:

  1. Kamu destekli yurttaş örgütü deneyimi,

  2. Sosyal hizmet ve yardımların, sosyal hekimlik uygulamaları ile bütünleşik olarak sunulması,

  3. Sosyal hizmet ve yardımların, Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı şemsiyesi altında, sosyal güvenlik uygulamaları ile bütünleşik olarak sunulması,

  4. Sosyal hizmetlerin ve sosyal yardımların ayrı ayrı ve bağımsız olarak sunulması (14).

Sosyal hekimlik uygulamaları ile bütünleşik olarak sunulması,, ilkin Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı örgütü içinde bir genel müdürlük biçiminde örgütlenmesi benimsenmiştir. Sağlıkta sosyalleştirme uygulamasının, yerel düzeyde toplumla yoğun bir kaynaşma içerisine girmesi, katılım ve eğitim çalışmalarında sosyal hizmet uzmanlarına yoğun olarak gereksinme duyulması, bu birlikteliğin önemini ortaya koymuştur. Ancak 12 Eylül 1980 sonrası, bu birliktelik de sona erdirilmiştir.

Sosyal hizmetler, devletleştirilen Çocuk Esirgeme Kurumu’nun şöhret ve zengin parasal kaynaklarından da yararalanarak, bu dönemde, “bağımsız” bir kimlikle sürdürülmeye çalışılmıştır. 1980 sonrası Başbakanlığa bağlı ve Dünya Bankası ile yakın ilişkiler halinde çalışan bir birim haline dönüştürülmüştür. Bu yakın ilişki, kendisini, “Yoksulluğun Azaltılması” maskesi altında nakit para transferlerinin çare olarak sunulmasında göstermiştir (15).

Son KHK’ler ile de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın içinde eritilmiştir (16). Daha önceki tüm çabalara karşın tek çatı altında toplanması başarılamayan, sosyal yardım mekanizmalarının, bu bakanlıkta bir araya getirilmesi düşünülmektedir.

Sağlık, sosyal güvenlik, sosyal hizmetler alanlarına olduğu gibi sosyal yardım alanına da, 12 Eylül 1980 sonrası Dünya Bankası’nın damgası vurulmuştur. Bu tarihe kadar, sosyal politika içinde, oldukça sınırlı ve “boşlukları dolduran” bir kimliğe sahip olan sosyal yardımlar, giderek sosyal politikanın en egemen parçası haline gelmiştir. Yükselen işsizliğin önlenmesi için, göstermelik çalışmalar dışında hiç bir adımın atılmaması; işsizlikle mücadelenin en önemli araçları olan kamu iktisadı kuruluşlarının özelleştirilmesinin hızlandırılması, 1980 öncesi ve sonrası farkın en önemli karakteristikleridir.

Değişik bakanlıklarca yurttaşlara ulaştırılan sosyal yardımların miktarı 2002 yılında 1,4 milyar YTL iken Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde hızla artırılmış ve 2006 yılında 5,7 milyar YTL’ye ulaşmıştır. 2003-2006 döneminde toplam olarak 14,8 milyar YTL sosyal yardım harcaması yapılmıştır. Böylece sosyal yardımların milli gelire oranı yüzde 0,45’ten yüzde 1,05’e çıkmıştır. (17)

Sosyal yardımların, sosyal politikanın omurgasına oturtulması, 2003 sonrası hükümet politikalarıyla gerçekleştirilmiştir. 2001 yılında Dünya Bankası kredileriyle başlatılan “şartlı nakit transferi” uygulaması, hızla yükselen işsizlik ve dar gelirlilikle birleşince, hem toplumun ekonomik yönden zayıf kesimi için, hem de onun oylarını isteyen siyasal çevrelerce, kurtarıcı olarak görülmüştür. Ancak, hem bazı yurttaşların yardımlara olan bağımlılığını arttırmış; hem de giderek daha yüksek sayıda kişinin bu yardımlardan yararlanmak istemesi biçimide çekici bir etki yapmıştır.

Sosyal politikasız, sağlık, sosyal güvenlik ve sosyal hizmet-yardım hizmetlerinin yürütülmesi olanaksızdır. Bunun “herkes”e ulaştırılabilmesi için, mutlaka bir plan ve program gerekir. Politikalar arasında dengenin kurulması, risklerin saptanması ve kişilerle buluşmasının önlenmesi gerekir. Tazminat karakteri taşıyan sosyal sigorta ve sosyal yardım, dipsiz bir kuyuya benzer ve şu anda ülkemizde, bu kuyuya baktığımızda “kara delik”ten başka bir şey görememekteyiz.

IV

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ :

a) 1963-2011 Farkı :

Ülkemizde, işçilerinin sağlığının korunması ve iş güvenliğinin sağlanması konusundaki çalışmalar çok eskilere dayanmaktadır. Cumhuriyet döneminde, bir çok yasaya serpiştirilmiş olmakla birlikte, ilk köklü önlemler 1930 tarih ve 1590 sayılı Genel Sağlığı Koruma Yasası’nda (Umumi Hıfzıssıhha Kanunu) yer bulmuştur. Burada sıralanan norm ve standartlar, çok uzun yıllar, Türkiye’deki çalışma ilişkilerini belirleyen kurallar olarak kalmışlardır.

Planlarda, iş sağlığı güvenliği (2003 yılına kadar işçi sağlığı iş güvenliği ya da işçinin sıhhatini koruma ve iş emniyeti) konuları yalnızca 2000 yılında, 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ve Özel İhtisas Komisyonu Raporlarında ayrıntılı ve hedefler belirleyecek biçimde ele alınmıştır. Bundan önce yalnızca bir kez, o da 4.BYKP’da, “işçi sağlığı ve işyeri güvenliği”ne yönelik risklerin ortadan kaldırılması gerektiğine değinilmiş; ulusal düzeyde bir işçi sağlığı ve iş güvenliği kurulması için gereken hazırlıkların Çalışma Bakanlığı ve Sağlık Sosyal Yardım Bakanlığı eliyle yürütülmesini öngören önlemin gerçekleştirilmediği vurgulanmıştır (18). 2,5,6,7.BYKP’da ise yalnızca sorunu yüzeysel olarak tanımlayıcı tümcelere yer verilmiştir.

Dolayısıyla bu alandaki göreceli başarısızlığın, plansızlıktan ileri geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 2009 yılı istatistiklerine baktığımızda (19), hala birinci sırada ağırlıklı yerini koruyan kömür işçilerinin akciğer hastalıklarının (pnömokonyoz), 190 yıllık kömür madeni geçmişimize karşın giderilememiş olması, başka nasıl açıklanabilir?

Bugün iş sağlığı ve güvenliği alanında şunlardan yoksunuz :

  • İş kazaları ve meslek hastalıkları istatistikleri, yalnızca iş yasası kapsamına giren ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nda 4.maddenin (a) bendinde işlem gören işçiler için tutulmaktadır. Bunun dışında kalan çok geniş bir çalışan kitlesinin (örneğin, kayıt dışı çalışanlar, tarım çalışanları, esnaf sanatkarlar vb) uğradığı iş kazaları ya da meslek hastalıkları konusunda bilgimiz bulunmamaktadır.

  • İş sağlığı güvenliği alanındaki çalışmalar, iş yasasının istisnalar maddesini de kapsayacak biçimde gelişme gösterememiştir.

  • İşyerlerinin % 98’ini oluşturan küçük ölçekli işyerleri (50’den az işçi çalıştıranlar) işyeri hekimliği, işyeri hemşireliği, iş güvenliği uzmanlığı na hizmetlerinden yoksundurlar.

  • Sürekli işgöremezlik ve ölüme yol açan iş kazalarının yüksekliği istatistiklerdeki ağırlıklı yerini korumaktadır.

  • Meslek hastalıklarının önemli bir bölümü, tanı bile konulamadan, yani meslek hastalığı olduğu bilinmeden gözlerden kaçmaktadır.

  • İş sağlığı ve güvenliği kütüphanesi yoktur (Bir sivil toplum örgütü tarafından kurulan dışında) (20).

  • İş sağlığı ve güvenliği alanında bilimsel kaynak sıkıntısı ileri derecededir.

  • Üniversitelerde, değişik fakültelerde, iş sağlığı ve güvenliği alanında yeterli bilgi verilmediği gibi, uzmanlaşma olanağı da yoktur.

  • İş sağlığı ve güvenliği alanında, araştırmalar çok sınırlıdır ve ancak üniversitede bir kaç tez öğrencisinin çalışmalarıyla sınırlıdır.

  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftişi, işyerlerinin ancak %5’ine ulaşabilmektedir.

  • Sosyal ortaklar olan işçi işveren devleti ve buna ek olarak üniversite ve sivil toplum kuruluşları kavrayacak bir kurumsal yapıya ulaşılamamıştır.

Bu eksiklerin hala giderilememiş olması, başka nasıl açıklanabilir?

Bu söylediklerimizi, aslında buzdağının görünen kısmını oluşturan bir kaç istatistik ile tamamlayalam.

2007-09 SGK/SSK istatistikleri, iş kazalarıyla meslek hastalıkları nedeniyle uğranılan sürekli işgöremezliklerin ve ölümlerin arttığını göstermektedir. (Tablo 4)

Tablo 4

İş Kazalarıyla Meslek Hastalıkları Dolayısıyla

Uğranılan İşgöremezlikler ve Ölümler

YILLAR Sigortalı Sayısı İş Kazası Meslek Hastalığı Sürekli İş Göremezli Ölüm
1972 1.525.012 160.585 215 2.581 807
1976 2.017.875 196.341 677 3.187 1.113
2007 8.505.390

80.601

1.209

1.956

1.044

2008 8.802.989

72.963

539

1.694

%11,2 artış

886

%32,1 artış

2009 9.030.202

64.316

429

1.885

1.171

2007-09 SGK/SSK istatistikleri, iş kazalarıyla meslek hastalıklarının yaş dilimleri açısından değerlendirildiğinde zig-zak’lar çizmekte; kah gençler kah yaşlılar daha çok iş kazasıyla meslek hastalığına uğramaktadırlar (Tablo 5)

Tablo 5a

İş Kazalarıyla Meslek Hastalıklarının Yaş Dilimlerine Göre Dağılımı

Yıllar

Yaş Grupları

 

-14

15-19*

20-24*

25-44

45-59

60 +

Toplam

1972

1.082

22.947

30.979

92.908

12.814

741

160.800**

1976

1.395

26.688

40.621

121.667

15.566

796

197.018**

2006

320

2.470

19.994

52.951

3.430

189

79.354

2007

462

3.450

22.924

51.120

2.687

379

81.022

2008

1.109

2.938

23.093

43.640

2.546

148

73.474

2009

5

337

9.736

48.586

5.839

270

64.773

* 2006 ve 2007 SGK/SSK istatistiklerinde bu yaş dilimleri 15-17 ve 18-24 olarak gösterilmiştir.

** Bilinmeyenler de bu rakamın içindedir.

Tablo 5b

İş Kazalarıyla Meslek Hastalıklarının

Yaş Dilimlerine Göre Dağılımı

(Bir üstteki tablonun sadeleştirilmiş biçimi)

Yıllar

Yaş Grupları

-24

25+

Toplam
1972

55.008

105.792

%65,8

160.800

1976

68.704

128.314

%65,1

197.018

2006

22.784

56.570

% 71,3

79.354

2007

26.836

54.186

% 66,9

81.022

2008

27.140

46.334

% 63,06

73.474

2009

10.078

54.695

% 84,4

64.773

Görüldüğü gibi 2008 yılından 2009’a, 25 yaş üzerindekilerin uğradıkları iş kazalarıyla meslek hastalıklarında %18’lik bir artış sözkonusudur. 25 yaş üzerindekilerin uğradıkları iş kazalarının tüm iş kazaları içindeki payına bakıldığında, 2006-08 değerleri birbirine yakın da olsa; 2009’da %20’lik bir artış ile karşılaşılmaktadır. Buna karşın 14-24 yaş dilimindekilerdeki % 62,9’luk düşüş, akıl dışıdır. Hele 14 yaş ve altındakiler için 2006-07 karşılaştırmasında % 44,1’lik; 2007-08 karşılaştırmasında % 140,1’lik artış olduğu farkedildiğinde, bu akıl dışılık aynı zamanda inandırıcılık sorununu da beraberinde getirmektedir. Çünkü bu dönemde, bu rakamları açıklayıcı, geniş çapta düzeltici ve yaş kümelerini ayırt edici eylemler gerçekleştirilmemiştir.

Meslek hastalıklarına baktığımızda, Türkiye’deki sanayinin yapısını bilenlerin beklentilerinin tersine, yalnızca iki hastalık üzerinde “tanı” birliği sağlandığı görülmektedir. Bunun anlamı şudur : Madenlerle akü imalathanelerinden başka işyerlerinde meslek hastalığı görülmemektedir. Bu inandırıcı değildir; zaten Bakanlık yetkililerince de inandırıcı bulunmamaktadır. Bu alanda yapılan alan araştırmaları da, incelendiğinde daha bir çok meslek hastalığı bulunabildiğini ortaya koymaktadır (21). Gerçekten de, Tablo 5’e bakıldığında, 2007 yılında pnömokonyoz sayısında büyük bir artış görülmektedir. Bunun nedeni, SSK’nın Zonguldak madenlerinde yaptığı tarama çalışması sonucu bulduğu olguların istatistiklere eklenmesidir (Ama bu aynı zamanda, işverenin her yıl yapmakla yükümlü olduğu periyodik sağlık kontrollarının ve her altı ayda bir çektirmesi gereken akciğer filmlerinin, yerine getirilmediğini de ortaya koymaktadır). Demek ki, meslek hastalıkları aranınca bulunabiliyormuş.

Önceki yıllarda olduğu gibi, meslek hastalıklarının izlenemediği ve bir çok meslek hastalığının gözden kaçırıldığı anlaşılmaktadır. Uzun yıllardır, bilinçsizlik ve örgütsel yetersizlikler dolayısıyla, meslek hastalıklarının çok büyük bir kısmı maden işçilerinin pnömokonyoz olarak adlandırılan akciğer toz hastalıklarıyla sınırlı kalmaktadır. Bunun yanı sıra kurşun zehirlenmesi olguları da hem işçiler ve hem de doktorlar tarafından tanınmıştır. Dolayısıyla istatistiklerde, kurşun zehirlenmesi olguları da kendilerine yer bulabilmektedir. Ama, gürültünün, bir çok işkolunda yaygın olmasına karşın, gürültüye bağlı işitme kaybı olguları, istatistiklerde bir elin parmaklarıyla sınırlıdır. SSK tarihinde yalnızca bir kez o da 1979 yılında Meslek Hastalıkları Hastaneleri’nin işyeri taramaları sonucu bu rakam 340’a yükselmiştir; bir daha da benzeri görülmemiştir.

Tablo 6

Meslek Hastalıklarının

Yıllara ve Nedenlerine Göre Dağılımı

Yıllar

Hastalıklar

Pnömokonyoz

(silikozis içinde)Kurşun zehirlenmesiArsenik zehirlenmesiKulak HastDiğer1958

664

0

0

0

19

1963

469

0

0

0

10

1972

215

0

0

0

0

1976

378

0

0

299

0

2007

1.018

60

1

5

125

2009

233

100

15

7

74

 

İş sağlığı güvenliği alanında plansızlık bir yana istatistiksizlik sorunu ile de karşı karşıyayız. Ama anlaşılan odur ki, 1963’ten 2011’e çalışma yaşamında, insana verilen değer açısından büyük bir değişiklik olmamıştır.

b) 12 Eylül 1980 Öncesi ve Sonrası Farkı :

Öncelikle terminoloji değişmiştir. 2000 yılında 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu Raporu’ndan (22) başlayarak, 2003 yılında çıkarılan İş Yasası ile “işçi sağlığı ve iş güvenliği” olarak adlandırılan bu alan “iş sağlığı ve güvenliği”ne çevrilmiştir. Gerek kamunun konuya yaklaşımı, gerekse bilimsel açıdan doğruluğu tartışılması gereken bu değişim; hiç tartışılmamıştır. Yasanın getirdiği terminolojiyi kullanma adına, konuyu bu başlık altında işleyeceğiz.

İş sağlığı ve güvenliğini, yalnızca teknik bir konu olarak görmek yanlıştır. Bu konu, sosyal politikanın ve çalışma yaşamının ana konularından biridir. Bu anlamda, işçi-işveren-devlet üçlüsünün ilişkilerinde de önemli bir yer tutmalıdır; ama tutmamaktadır. Toplu iş sözleşmelerinde, önemle üzerinde durulmalıdır; ama durulmamaktadır.

12 Eylül 1980 öncesi ve 12 Mart 1971 öncesi- hemen sonrası dikkat çeken beş evre konusudur. Bunları şöylece sıralayabiliriz :

  • 1969 : Uluslararası Çalışma Örgütü’nün desteği ile Çalışma Bakanlığı’na bağlı olarak -ama özerk bir kimlik kazanması özlenerek- İşçi Sağlığı İş Güvenliği Merkezi’nin (İSGÜM) kurulması,

  • 1974-79 : CHP-MSP Koalisyon Hükumeti ve 1978-79 CHP Hükümeti döneminde İSGÜM işlevselliğinin Yükselişi,

  • 1978-79 :(a) İşçi sağlığı, iş güvenliği teftişi ve iş teftişi alanlarında rastlanan sıra-dışı atılımlar. (b) Yine bu dönemde Ulusal Düzeyde İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kurulu’nun toplanması,

  • 1976 : SSK Meslek Hastalıkları Hastanelerinin kurulmaya başlanması.

  • 1980 : İşyeri Hekimlerinin Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik yayınlanması.

İSGÜM :

1980 öncesi İSGÜM, iş sağlığı güvenliği alanında hem laboratuvar çalışmalarıyla hem de bilimsel bir araştırma enstitüsü kimliğiyle, Çalışma Bakanlığı’nın işçi sağlığı genel müdürlüğü çalışmaları içerisinde önemli bir yer tutmuştur. Bugün iş müfettişi (teknik) olarak adlandırılan iş güvenliği müfettişlerinin, o dönem, İşçi Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak çalışmaları da, bu teknik elemanlardan İSGÜM’ün kolayca yararlanmasına olanak sağlıyordu.

1980 sonrası İSGÜM işlevselliğini yitirmiştir. Her ne kadar 2002 yılında AB hibe programları ile İSGÜM yeniden eski işlevselliğine kavuşturulmaya çalışılmışsa da, henüz uygulamada bunun beklenen sonuçları ortaya çıkmamıştır.

İŞ TEFTİŞİ :

Aynı dönemde, o zamana kadar olan ve daha sonraki uygulamalardan da farklı olarak, Çalışma Bakanlığı İş Güvenliği Müfettişleri, Bakanlığın işçilerin sağlığına verdiği önemin de bir göstergesi olarak, işyerlerinde denetim sıkılaştırmışlardır. Yasadan gelen ve o güne değin kullanılmayan, işyeri kapatma ve işyerinde işin durdurulması cezalarının, büyük işyerlerinde uygulanmaya başlanması, çok ses getirmiştir. Güçlü işverenlerin, tamamen yasalara uygun olan ve kendi eksiklerinin yüzlerine vurulması olarak açıklanabilen bu uygulamalara tepkileri büyük olmuş; ama sonuç değişmemiştir. Bu sarsıcı uygulama, Türkiye’de iş sağlığı güvenliğinde bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü, işverenler, o güne değin hiç farketmedikleri bir güçle ve yasaların kendilerini yapmakla yükümlü kıldığı görevlerle tanışmışlardır. Hiç kuşkusuz bu uygulamanın faturaları daha sonra uygulayıcılarına çıkarılmış; ama Türkiye ve çalışanları, bundan kazançlı çıkmışlardır.

Yine 1980 sonrası, özellikle 1402 sayılı yasa uygulamaları kapsamında, bir çok iş müfettişinin Çalışma Bakanlığı’ndan ve kamu hizmetlerinden uzaklaştırılması, iş teftişi üzerinde büyük bir darbe olmuştur. Bu darbe, yalnızca bu kişilerden yoksun kalmaktan değil, kalan müfettişlerinden yıldırılması ve yönetimin otoriter bir karakter kazanmasıyla ortaya çıkmıştır. İş teftiş örgütünün, hala toparlanabildiğini ve alanda etkinlik kazandığını söylemeye olanak yoktur. Bunun en somut kanıtı, hala gündemi izleyen konumunda olmasıdır :

  1. Her maden kazasından sonra müfettişler olay yerine gitmekte ve bu kazanın neden olduğunu, bir daha olmaması için ne önlemlerin alınması gerektiğini yazmaktadırlar.

  2. İş kazalarının azaltılması, meslek hastalıklarının gözden kaçırılmaması hedeflerine bir türlü ulaşılamamaktadır.

UDİSİGK :

1980 öncesi dönemde, Çalışma Bakanlığı İşçi Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün çağrısı ile Ulusal Düzeyde İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kurulu’nun toplanması çok önemli bir atılım olmuştur. İdari ve mali yönden özerk bir kurumsallaşmayı zorunlu gören, bir çok uzmanın, kendi çalıştıkları kurumlar adına, toplantılara katılmaları ile kısa zamanda güçlü bir hareket ortaya çıkmıştır. İşçi sendikalarının, meslek odalarının ve kamu kuruluşlarının katılımıyla, komisyon çalışmalarında, Yönetmelik ve yasa değişikliği önerileri oluşturulmuştur (23). Geliştirilen öneriler, bu ulusal kurulun uzun erimde bir Kurum’a dönüştürülmesini öngörüyordu. Gelişmelerden ürken, Çalışma Bakanlığı yetkililerin ağırdan almaları, daha sonra hükümetin değişmesi ve 12 Eylül 1980 darbesi, kurul çalışmalarının, tümüyle gündemden kalkmasına yol açmıştır.

4. ve 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ve AB Hibe Programı gereği verilen sözlerde öngörüldüğü gibi İş Sağlığı Güvenliği Konseyi 2005 yılında kurulmuştur. Ancak bu Konsey yapısı ve çalışma yöntemleri bakımından, 1978’de kurulan ve kendi işleyiş yönergesini hazırlayan benzerinden büyük farklılıklar göstermektedir. Çünkü ikincisi hükümetin kendi politikalarını ve gündemini kabul ettirmenin bir aracı olarak görülmektedir. Bu nedenlerdir ki, başlangıçta büyük bir hevesle başlayan çalışmaları yıllar geçtikçe ivme kaybetmiş ve etkinliği arttırılamamıştır. Bir “İş Sağlığı Güvenliği Yasası”nın her şeyden önce, idari ve mali yönden özerk bir yapılanmayı hedeflemesi gerektiğini öne süren, Konsey’in hükümet dışı kanadının çabaları sonuçsuz kalmış; 2008 yılında, 1978 yılındaki yapılanma önerisiyle kurulmaya çalışılan köprü, ne yazık ki başarılamamıştır. Ama bu başarısızlığın, Konsey üyeleri arasında yarattığı güven bunalımı, çalışmalara yansımış ve beklentileri karşılamaktan uzak bir süreç yaşanmaya başlamıştır.

MESLEK HASTALIKLARI HASTANELERİ :

Yine 1980 öncesi dönemin, renkli ve uygulamasıyla fark yaratan kurumlarından biri olan Sosyal Sigortalar Kurumu, o güne değin, genel sağlık uygulamalarıyla sınırlı olarak hastanecilik yaparken; emektarları eliyle kitlesiyle uyumlu bir görevle tanıştırılmıştır. Bu da meslek hastalıklarının tanısının konulması ve tedavisinin yapılması, işyerlerine gidilerek tarama yapılması yoluyla meslek hastası aranması çalışmalarıdır. O gün olduğu gibi bugün de çözülememiş olan sorunlardan biri, yıllık işçi sağlık muayenelerinde, meslek gereği yapılması gereken tıbbi incelemelerdir (Röntgen, odyometri, spirometri, kan ve idrar tahlilleri vs). Meslek hastalıkları Hastaneleri (önce klinikleri), gezici birimleri aracılığıyla, bu koruyucu hizmetleri, 506 sayılı yasanın 124.maddesi gereği üstlenmişlerdir. 1980 sonrası yasa değişikliğiyle, bu personelin, müfettişler gibi işyerlerine girmeleri olanağı ortadan kaldırılmış ve aynı zamanda, gezici görevler yapmaları da engellenmiştir. Zaten 12 Eylül sonrası bu hastanelerin işlevsellikleri de en alt düzeye indirilmiştir.

SSK Meslek Hastalıkları Hastanelerinin 1976 yılında kurulmaya başlanması; dört yıl içinde Ankara, İstanbul, Zonguldak’ta kurulması ve etkin çalışması ve 1980 sonrası etkinliğini yitirirerek, varlığını sürdürmeye çalıştığına tanık olmaktayız. Aynı konumunu, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devrinden sonra da korumakta; ama aynı zamanda kamu hastaneciliği faaliyetlerini de göstermektedir.

İŞYERİ HEKİMLİĞİ :

12 Eylül’den iki ay önce yayınlanan “İşyeri Hekimlerinin Çalıştırılma Şartları ile Görev ve Yetkileri ve Hakkında Yönetmelik”, 1930 yılından beri varolan bir uygulamanın gereksinme duyduğu ama bir türlü çıkartılmayan görev tanımıydı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 112 Sayılı Tavsiye kararına koşut olarak yürütülmeye çalışılan uygulama, bu yönetmelikle kimlik ve kişilik kazanmış olmaktaydı.

İşyeri hekimleri ile ilgili Yönetmelik’in, 12 Eylül 1980 askersel darbesine iki ay kala çıkarılmış olması, iş sağlığı güvenliği alanı adına büyük bir şanstır. Çünkü bunun darbe sonrası çıkarılmasının olanaksız oluşu, yedi yıllık “unutturulma” döneminden anlaşılmaktadır. Önce Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun Danıştay’da açtığı iptal davasının inişli çıkışlı gidişi, sonra Çalışma Bakanlığı’nın elinde yeterince hekim iş güvenliği müfettişi olmayışının getirdiği suskunlukla Yönetmelik, unutulmaya başlanmıştır. Bu büyüyü, Türk Tabipleri Birliği, 36.Kongresinde aldığı kararla bozmuştur. TTB, hem bir yandan bu yönetmeliğin gereklerinin yerine getirilmesini, işyerinde doktorluk yapanlar için bir “meslek ahlak”ının gereği olarak saymaktaydı; hem de bu görevi yapabilmeleri için bu konuda eğitim almalarını zorunlu görmekteydi. Ülkede bu kursu veren bir birim olmadığı için de, kendi üyeleri arasında, bu alanın en deneyimli adlarından bir eğitim kadrosu oluşturmuştu. Bu uygulama, 2003 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca, eğitimlerin üstlenmek istenmesine kadar başarıyla sürdürülmüş ve 40.000’e yakın hekim bu eğitimlerden geçerek “İş Hekimliği Sertifikası” sahibi olmuş; bir kısmı işyerlerinde işyeri hekimliği yapma olanağı bulmuştur. Ama eğitim kadar önemlisi, işyerinde çalışma süreleri ve almaları gereken en az ücret konusunda da hekimler kazanımlar elde etmişlerdir. Türkiye’de yetersizliği sıklıkla vurgulanan bilimsel yayın boşluğu giderilmeye çalışılmıştır. On yılda bir “İşçi Sağlığı Kongresi” yapılarak, kilometre taşlarının bırakılması düşüncesi yaşama geçirilmiştir (24,25).

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2006 yılından bu yana 4 yıllık eylem planları ortaya koymaktadır. Bu planlarda, öngörülen hedeflere hiç bir şekilde ulaşılamadığı gibi, tersine sağlıksız güvensiz çalışma koşullarının yol açtığı zararların arttığı göze çarpmaktadır.

2008 Sosyal Güvenlik Kurumu/SSK istatistiklerinde, çocuk işçilerin uğradıkları iş kazaları sayısındaki % 140’lık artış dikkat çekici olmuş ve aynı zamanda kayıt dışı ekonominin bu denli yaygınlaştığı bir ortamda asıl rakamların çok daha korkutucu boyutlara varmış olabileceğini düşündürmüştür (19).

2009 Sosyal Güvenlik Kurumu/SSK istatistiklerinde ise, sürekli işgöremezlik ve ölümlü iş kazası rakkamlarındaki görece yükseliş tedirgin edici olmaktadır. Bu, kısa süreli işgöremezlik yapan kazaların kayıt-dışına düştüğünün ya da iş kazalarının ağırlık oranının arttığının göstergesidir.

Bu ağır ve insana değer vermeyen tablonun sorumlusu, yasalardaki yetersizlikler değildir. Sorumlu, uygulamada ve siyasal müdahalelerdedir. İnsanların kendi haklarına sahip çıkamamasındadır. Durum böyleyken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 1994 yılından beri “İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası”nı çıkartmak için hazırlıklar, toplantılar yapmakta; komisyonlar kurmakta ve taslaklar yayınlamaktadır. Bakanlığın tüm çabalarına karşın, iki işveren kuruluşunun, yasanın tüm çalışanları kavrayan mantığını benimsememesi dolayısıyla sürüncemede kalmaktadır. Şu anda, ilgili yasa, TBMM komisyonlarındadır.

II

Türkiye, “50 Yıllık Planlı Dönem”de, halkının sağlık düzeyini

çok daha yukarılara çıkarabilir miydi?

Evet. Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü’nün 1978 Alma Ata Konferansı’nda kabul ettiği temel sağlık hizmetleri ilkelerini, ondan tam 17 yıl önce uygulamaya koymuştu. Eş zamanlı sosyal politika ve demokrasi açılımlarından yararlanarak, sağlık ocakları ve sağlık evleriyle, en ücra köylere erişme olanağına kavuşmuştu. Toplum kalkınmasıyla, halk eğitimiyle, sağlık hizmetlerini kaynaştırmayı düşlüyordu. O kadar ki, güneydoğu anadolu’da bir köylünün, o günlerde bayraklaşan deyişiyle “Gökte allah, yerde sosyalizo” olarak topluma malolmuştu.

Ama toplumun uyanmasını, huzur bulmasını ve “can derdinden” ötesini görmesini istemeyenler, diğer sosyal politika girişimleri gibi, sağlıkta toplumla bütünleşmenin önüne engeller çıkarmaya başladılar. Durmadan etkinsiz olması, çalışanlarını sisteme düşman etmek, halkın aklını çelmek için, hep budadılar. Yine de bir çok sosyal politika aracından farklı olarak, sağlıkta sosyalizasyon ve sağlık ocakları 50 yıl dayanabildi. Taa ki, 2011 yılına kadar.

1961 yılından farklı olarak, bugün, sağlıkta sosyalleştirmeyi savunan çok daha geniş bir sağlıkçı kitlesi vardır. Ancak, hala, hekimlerin, sağlık ekibinin diğer üyeleri olan hemşire, ebe, sosyal hizmet uzmanı, çevre sağlığı teknisyeni vb ile bağları yeterince gelişmemiştir. Tümelci sağlık anlayışı dediğimiz, “koruyucu+tedavi edici+rehabilite edici” hizmetlerin toplum bilincinde yer etmesi sağlanamamıştır. Bunda sağlık çalışanlarının eksikliği kadar toplum örgütlenmesindeki yetersizlikler de çok etkili olmuştur.

Tıpkı planlı dönemin, sosyal politika araçları gibi, sosyal hekimlik politikası da, plan sayesinde, büyük başarılara imza atmıştır. Türkiye bugün, sosyal hekimlik alanında elli yıl öncesinden çok farklı bir yerde. Ama bu karşılaştırmayı, 1980 öncesi ve sonrası olarak yaptığımız zaman Türkiye’nin yitirdikleri için dövünmemek elde değil. Her şeyden önce, toplumsal dinamizm, birlikte yürüme isteği, hak arama ve örgütlenme inancı gibi, sosyal gelişmenin olmazsa olmazları, 1979’lardan çok uzakta.

Cumhuriyet dönemi birikimi, “hazırdan yiyenler” tarafından yavaş yavaş tüketilmeye de başlanmıştır. Ülkemizde, verem gibi sosyal hastalıklar artmaya başlamıştır; açlıktan ve soğuktan ölenler görülmeye başlanmıştır; işsizlik bir şiddet aracı olarak topluma karşı kullanılmaktadır; sosyal yardımlar her geçen gün daha büyük bütçelerle, yaratılan sorunların üstünü örtmeye çalışmaktadır. Yalnızca maddi kaynaklar değil, işleyen beyinleri de tüketiyorlar (26). Beyin göçü doğallaşmıştır.

Bu koşullarda “plan” yapmaya gereksinme yoktur; çünkü kamu yönetiminde “günübirlik” yaşanılmakta ve devlet toplumu da kendisine benzetmektedir. Devlet, çocuklarını düşünmemektedir; ama insanların çocuklarını ve çocuklarının geleceğine düşünmemesine olanak var mı?

Atalarımız demiş ki : “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin”. Buna karşı, “Ben bu deveyi gütmüyorum; bu diyardan da gitmiyorum” denilmesi için mücadeleye var mıyız?

“Varız” diyorsak, tüm gücümüzle toplumun sağduyusuna seslenmeli ve ona yeniden “planlı kalkınma”nın özgüvenini aşılamalıyız.

KAYNAKÇA :

1. Dünya Sağlık Örgütü Anayasası, Giriş

2. 1961/224 sayılı Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası’nın 1.maddesi

3. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-67), Devlet Planlama Teşkilatı Ocak 1963 Ankara s.109, s.408-9, s.423

4. www.fisek.org.tr. “Basında Sosyalizasyon” (2011).

5. Fişek N.H. : Kitaplaşmamış Yazıları – II , Türk Tabipleri Birliği Yayını (Yayına Hazırlayan Prof.Dr.Rahmi Dirican), Ekim 1998 s.99.

6. Devlet İstatistik Enstitüsü : Hayat Tabloları (1966—1967)

7. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü :Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008, Yayın No. NEE-HÜ.09.01 Ekim 2009 Ankara.

8. Sağlık Bakanlığı : Türkiye Sağlık İstatistik Yıllığı (2010)

9. Devlet İstatistik Enstitüsü : İstatistik Yıllığı, 1950.

10. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı : Türkiye Sağlık İstatistik Yıllığı (1968-1972)

11. Fişek A.G., Özşuca Ş.T., Şuğle M.A. : SSK Tarihi (1946-1996), Sosyal Sigortalar Kurumu Yayını Yıl. 1997, No.598 Ankara.

12. Avustralya Sağlık Sigortası Komisyonu tarafından hazırlanan Rapor, 1996.

13. Acar H. : Cumhuriyet’in Çocuk Refahı Politikasını Yapılandıran Sivil Toplum Örgütü : Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu, Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yayını, Cumhuriyetin Anıt Kurumları Dizisi-1 (2.Baskı) 2010 Ankara.

14. Fişek A.G. : Sosyal Hizmet ve Yardımların Sosyal Politika Araçları İçerisindeki Yeri (“Genel”i “Yerel”e İndirmek) – Cahit Talas Anısına Güncel Sosyal Politika Tartışmaları, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Sosyal Politika Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını, Ankara 2007, s.334-349)

15. Zabcı, Filiz Çulha (2003) : “Sosyal Riski Azaltma Projesi : Yoksulluğu Azaltmak mı, Zengini Yoksuldan Korumak mı?” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sayı : 58-1, Ocak-Mart 2003.

16. Fişek A.G. : “Sosyal Politikaya İkinci Büyük Hükümet Darbesi : Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı”, Çalışma Ortamı Dergisi Sayı :118 Eylül Ekim 2011.

17. “Sivil (!) İtaatkarlar (ya da AKP’nin Sosyal Politikasının Çıkmazları) – (Alpaslan Işıklı’ya Armağan – 2008)

18. Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (1979-83) : Devlet Planlama Teşkilatı Yayın No.1664 Nisan 1979. s.464

19. Sosyal Güvenlik Kurumu İstatistik Yıllıkları 2007,2008,2009

20. www.isguvenligi.net/kutuphane

21. Sosyal Sigortalar Kurumu İstatistik Yıllığı 1976

22. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı İşgücü Piyasası Özel İhtisas Komisyonu İş Sağlığı Güvenliği Çalışma Grubu Raporu (www.dpt.org.tr)

23. Fişek A.G. : Ulusal Düzeyde İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kurulu, Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 15 Temmuz Ağustos 1994.

24. Fişek A.G. : Çalışma Yaşamında Sağlık Güvenlik – Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yayını, Bilim Dizisi – 2, Şubat 2009 Ankara s.173.

25. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi : Genelgeler, Yazışmalar, Basın Açıklamaları (1988-90) TTB Yayını, Haziran 1990 Ankara s.182.

26. Balbay M.: Beyin Ölümü – “Beyin Gücü Mezarlığı : Türkiye”, Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Düşünce Ortamı (3 Kasım 2011) için hazırlanan konuşma.