SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME ile DEVLETLEŞTİRME BİRBİRİNE Mİ KATILDI ?
(SSK Hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na Devri)

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Özellikle 1970’ten sonra sağlık alanında bir çok sözcük uçuşmaya başladı. Anımsamaya çalışıyorum:

    Sosyalizasyonun yerine genel sağlık sigortası
    Sağlık ocaklarının yerine aile hekimliği klinikleri
    Toplum hekimliğinin yerine halk sağlığı
    Nüfus planlamasının yerine aile planlaması

Bu tarih çok anlamlı …İki yönden … İkincisi de birincisiyle ilintili …Birincisi şu: Sıklaşan kapitalizmin bunalımları, sorunlarını hafifletmek için kapitalizmi baskıcı bir biçimde tüm dünya pazarlarını ele geçirmeye itti. Yani pazarlar arasında artık sınırlar yoktu; pazarlar küreselleşmişti. İkincisi ise 12 Mart 1970 Askeri Muhtırası ile birlikte Türkiye’de başlayan yeni dönemdi. Bu dönem, Türkiye’yi de küresel pazarın bir parçası haline getirmeyi hedefliyordu. 12 Mart’tan sonra yarım kalan işler 12 Eylül Askeri Darbesi’’den sonra tamamlandı. Cumhuriyetin ekonomik yapı taşları özelleştirilmeye, sosyal yapı taşları devletleştirilmeye başlandı.

Hala sosyalizasyon ayakta. Ama nasıl? İki bacağı budanmış, kolu kanadı kırılmış. Ama toplum, yine de sağlık ocaklarını istiyor. Hem başka çaresi yok; hem de ilk kez devlet hizmeti ayağına getirmiş; bu hizmete onun aşını pişirdiği ocağın adını vermiş; içini ısıtmış. Sanki bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır derler ya, öyle işte.

Sağlıkla sosyal güvenlik içiçe. İkisini birbirinden ayıran bir tek kişi var: Bismarck. 1884 yılında Almanya’da hastalık sigortası ile sosyal sigortacılığı başlatan Bismarck. Koruyucu sağlık hizmetlerine olanak tanımıyor; sağlıktan değil yalnızca hastalıktan sözediyor; hep meydana gelen kayıpları tazmin etmekten (ödemekten) sözediyor. Çünkü Bismarck’ın zamanında mikroplar henüz yeni bulunmuştu; kimsenin hastalıkların önlenebileceğinden haberi yoktu; sağlığın korunabileceği kavramı yerleşmemişti.

Aradan 120 yıl geçtikten sonra, hala yalnızca hastalık tedavisi ile yalnızca kayıpların tedavisi ile uğraşırsak, yanlış yaparız; bize “çağdışı” damgasını vururlar. Ama SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı bugüne değin bu çağdışı tutumu sürdürdüler. İnsanı ve onun karşı karşıya olduğu tehlikeleri görmediler; risklerden ve bu riskler sonucu zor duruma düşenlerden sözettiler. Hastalıklar ve kazalar sürdü; işgöremezlikler ve sakatlıklar arttı.

Bu “insansız” yaklaşım, eninde sonunda, küreselleşmeci zihniyetle buluştu. Çünkü ortak bir yanları vardı. Küreselleşmede de “insanı görme” özürü vardı. Giderek sosyal sigorta sistemlerimiz, “insan odaklı” olmaktan uzaklaşarak yalnızca paranın egemen olduğu, paranın çoğaltıldığı ve piyasa ekonomisinin önemli bir araçlarından biri olmak yolunda ilerliyor.

SSK’nın hastanesizleştirilmesi de bu oyunun bir parçası. Bu oyun 1990’lardan beri tezgahlanıyor. Önce bir kuruluşun hem sigortacılık yapıp hem de hastane işletmeciliği yapamayacağını söylediler. Sonra dünyada bunun örneklerinin bulunmadığını söylediler. Özgüveni eksik, bilimsellikten yoksun ve anıt kurumlarına sahip çıkma cesareti olmayanlar, “Bu da bizim ayrıcalığımız:; katkımız” diyemediler; bunu bir özürlülük olarak algıladılar.

Kamu Yönetimi Yasası ile birleştirildiğinde, bu uygulama hangi küresel gücün işine yarayacak acaba?! SSK hastanelerini devletleştirdikten sonra, Sağlık Bakanlığı’na devrederseniz; o da yerel yönetimlere devredecek. SSK primleri toplayacak, hizmeti kimden satın alması gerektiğine karar verecek. İster Belediye hastanelerinden, ister Üniversite hastaelerinden, ister özel hastanelerden satın alır. Ama bir süre sonra, en değerli şirketlerimizin, bankalarımızın yabancı ortakların kontroluna girmesi gibi hastanelerde de yabancı sermayeyi görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.

Biz bu filmi daha önce de görmüştük. 1950 yılında erken bir biçimde hastalık sigortasına geçmeye zorlanan İşçi Sigortaları Kurumu, sigortalı hastaların tedavisi için ilaç gereksinmesi içindeydi. Genel Kurulu’nda ısrarla ilaç fabrikası kurması gerektiği önerileri, yine ısrarlı bir biçimde kulak ardı ediliyordu. Ama Türkiye’de ilaç sanayii çok cılızdı.Bu boşluk 1953 yılında çıkarılan Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası ile kapatıldı. Devlet Planlama Örgütü verilerine göre, 7 yıl içerisinde, bu özendirmeden yararlanarak ülkeye giren yabancı sermayenin %80’i kimya sanayiine yatırım yapmıştı.

Müşterisi ve parası hazır bir işe kim para yatırmazki. Tıpkı koruyucu hizmetleri cılız bırakılmış, hastası bol, prim ödeme sistemleri yerleşmiş Türkiye’nin hastaneleri gibi.

Ama halkının yarıdan çoğu ölüm döşeğinde doktor ile karşılaşmamış; kime dert!