Sistem, Şili’den Sonra Türkiye’de Deneniyor

(Işık Kansu ile A.Gürhan Fişek’in Söyleşisi)

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :   86  Yıl : Mayıs Haziran 2006

Cumhuriyet Gazetesi Strateji Eki, Sayı: 97, 8 Mayıs 2006

SBF Öğretim Üyesi Prof.Dr.Gürhan Fişek, AKP’nin sosyal güvenlik reformunun daha önce Şili’de uygulanan sistemle benzerlikler taşıdığını belirterek, “Para eksenli bir hareket olan bu reform, güç odakları için yapıldı. Bu bir reform değil, borç ödemesidir” irdelemesini yaptı. Sosyal dayanışma mekanizmalarının ortadan kaldırılması ile korkuya düşen insanların üretebildikleri tek çözümün “bireysel kurtuluş” olduğunu kaydeden Fişek, “O da ne yazik ki, günü kurtarmaktan öteye gidememektedir”.

Devletin, sosyal güvenlik yükünü doğrudan üstüne alması ve tüm yurttaşlarının tüm risklerini kapsayacak biçimde genişletmesi gerektiğine değinen Gürhan Fişek, toplanan sigorta primlerinin vergiye dönüştürülerek, sosyal güvenlik harcamalarının genel bütçeden yapılmasını önerdi. Prof.Dr.Gürhan Fişek, AKP’nin sosyal güvenlik reformu ile ilgili sorularımıza şu yanıtları verdi:

  1. AKP iktidarı, yaptığı şeye “sosyal güvenlik reformu” diyor. Reform, insan aklında hep halk yararına yapılan bir atılım, bir değişimi algılatır. Oysa, son yapılan “şey”, o algının dışında başka bir “şey” değil mi?

YANIT : O kadar çok söylüyorlar ve o kadar uzun zamandır söyleniyorki, sonunda kendileri de öyle olduğuna inanacaklar. Yoksa, reform bir yenilenmedir. Her yenilenme ve atılım, geçmişteki hataları, bugünü ve geleceği çok iyi değerlendirmeyi gerektirir. Ama en önemlisi, her yenilenme ve atılım, bunu kimin için yapacağını iyi saptamalıdır.

Yalnızca AKP iktidarı değil, 12 Eylül 1980 askeri darbesini izleyen tüm iktidarlar, bu saptamayı büyük bir titizlikle yapmışlardır. AKP bu yönetimler içerisinde en başarılısıdır. Çünkü en uysalı ve en söz dinleyenidir. İşte sosyal güvenlik reformu da bunun bir kanıtıdır.

12 Eylül sonrası iktidarlar ve AKP, sosyal güvenlik konusunda, “kimin için reform” yapmak istemektedirler ? Onlar insana değil, maddiyata önem vermişlerdir. Bunun Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyine yükselmesiyle, ilerlemesiyle ilgisi yoktur. Bu tamamen para eksenli bir harekettir; reform, “mali çevreler (güç odakları)” için yapılmaktadır.

Bunun başlıca kanıtlarından biri, yasa tasarılarının, maliye politikaları ile ilgilenen kamu kurumlarınca hazırlanmış olması; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ve sosyal sigorta kuruluşlarının kenara itilmiş olmasıdır.

Bu bir reform değil, bir borç ödemesidir. Ama hükümet, bu borcu öderken, yalnızca bugüne ilişkin değil, yarına ilişkin de ağır yükler getiriyor.

Ancak, ne sosyal sigorta kuruluşları tek çatı altında toplanmaya çalışılırken; ne de kazanılmış haklar elden alınırken; sosyal kuram ve deneyimlerden ders çıkarılmamıştır. Geçmişteki hatalar, bugün ve yarın yeterince değerlendirilmemiştir. Bu da tasarının, tıpkı küreselleşme gibi, insanı görme konusunda özürlü olduğunu ortaya koymaktadır.

  1. IMF ve Dünya Bankası, daha önce buna benzer bir “yeniden yapılandırmayı” Şili’de yapmıştı ve halkın sağlığını bozmak bozgunuyla bitmişti o uygulama… Şimdi kobay olma sırası Türkiye’de sanırız…

YANIT : Şili’de yapılan ile Türkiye’de yapılmakta olan aynı. Şili’de yapılanlar, bir askeri darbenin ardından, “uysallaştırma” ve “söz dinler hale getirme” operasyonunda zincirin bir halkasıydı. “Sosyal gelişmenin, ekonomik gelişmenin önüne geçtiğini” düşünenler vardı (Şili’deki askeri darbeden az önce, 12 Mart askeri darbesinden az sonra, Türkiye’de de, bu sözler söylenmişti). Allende’nin öldürülmesinden sonra, kısıtlamaların ve yoksunlukların arttırılması ile sosyal-ekonomik gelişme dengesi, ters yüz edilmeye çalışıldı.

Şili askeri darbesinin, uluslararası finans kuruluşları ve ABD ile yakın ilişkisi o denli günyüzüne çıkmıştırki, Türkiye’deki benzer uygulamaların, nereden kaynaklandığını anlamak zor olmamıştır. Sözgelimi, “katkı” payı uygulaması, Türkiye’de Şili deneyiminden sonra uygulanmaya başlamıştır. “Aile hekimliği”nin ve “Bireysel emeklilik”in bir sistem olarak “sevimli” gösterilmeye çalışılması, Şili deneyiminden sonra ortaya çıkmıştır.

Şili’de “birey”sellik o kadar ileri götürülmüştürki, işverene, iş kazaları primi dışında prim ödettirilmemiştir. Emeklilik gelirine kişinin primi temel oluşturmuştur. Bizde sözde tamamlayıcı bir rol tanınan, bireysel emekliliğin, sosyal sigortaların çekiciliğinin ve sevimliliğinin yitirtilmesinden sonra, önem kazanması gibi bilinçli bir politika olasılık dışı değildir.

Şili’de sağlık sistemindeki değişiklikler, böl-parçala-yönet felsefesinin eseridir. Daha önce tek çatı altında yürütülen, politika belirleme işlevi, hizmet sunumu ve finans işlevi, üç ayrı kuruluşa bölünmüştür. Kilit önemdeki ilk basamak hizmetleri ise, yerel yönetimlere devredilmiştir. SSK’nın sağlık ve sigorta işlevlerinin birbirinden ayrı götürülmesi gerektiği yolundaki görüşler ve sonunda oldu-bittiye getirilen SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri; kamu yönetiminin yeniden yapılanması tasarısında, sağlık hizmetlerinin yerel yönetimlere bırakılmasının bir rastlantı olmadığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık 30 yıldır konuşulan ama bir türlü gerçekleştirilemeyen genel sağlık sigortası tasarısının, aile hekimliği hizmet modelinin, Dünya Bankası tarafından kredilendirilen Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi tarafından hazırlanması ve sürekli gündemde tutulmaya çalışılması da bir rastlantı değildir. Hele bu projenin, 12 Eylül darbesinin sıcak günlerinde başlaması da rastlantı değildir.

Öte yandan yeşil kart uygulamasının da, bizden önce Tayland’da, Dünya Bankası önerileri doğrultusunda uygulamaya başlanmış olması da dikkat çekicidir.

Sizin “kobay” tanımlamanız da dikkat çekicidir. Kobay, hep bir başkasının deneyinin objesidir; kendisinin deneyde söz hakkı yoktur; istenenleri uysallıkla ve söz dinleyerek yapar. Biz taa 1945’lerden beri, ama özellikle 1980’den beri hiç ülke koşullarımıza uymayan “şey”ler yapıyoruz.

  1. Reform dedikleri o şey, biliyoruz ki, hastayı da, emekliyi de, düşkünü de müşteri olmaya zorluyor. Ama, bu gerçeği örtme adına sosyal güvenlik ve sağlık sistemindeki kimi düzensizlikleri kullanılıyor. Sağlık ve sosyal güvenlik alanındaki aksaklıkların düzeltilmesi için sosyal devletin son kalesinin yıkılması mı gerek?

YANIT : Gerçekten bugün geldikleri noktada, ne sağlık sistemimizi ne de sosyal güvenlik sistemimizi savunmaya olanak yok. 100 insandan doksandokuzuna sorsanız; iki tip yanıt alırsınız. Ya sistemlerin olumsuzluklarını sıralarlar; ya da sorunlarını bunların dışında çözmeye çalıştıklarını söyleyerek umutsuzluklarını dile getirirler.

O zaman sosyal devletin son kalesi de kalmamış demektir; o kağıttan bir kaledir. Bunun sorumluları, sosyal devletin kalesinin bir kağıttan kaleye dönüşmesi sürecine hem uygulamacı ve hem de seyirci olarak katılanlardır. Yani hepimiziz.

İnsanımız soyut düşünmeyi, öngörülerde bulunmayı pek sevmiyor. O gündelik yaşamındaki yansımaları değerlendiriyor. Emeklilik uzun erimli bir proje. Buna karşılık sağlık, hemen bugünün sorunu; sağlık hizmeti hemen gerekli. Onun için sosyal sigorta kuruluşlarımızın neden sağlık konusunda üyelerini (sigortalı, iştirakçi) doyurmadığını, mutlu etmediğini anlamaya olanak yok. Hem bu kadar para dökeceksin ve hem de bu kadar hoşnutsuzluk yaratacaksın. Bu başarısızlığı iyi niyetle açıklamaya olanak yok. Demekki, halkın umut bağladığı bu kuruluşları, başarısız göstermek, halkın gözünden düşürmek isteyenler var. Bunlar hem bu kurumların içinde, hem de devlet kademelerinde… Kime hizmet ettikleri her geçen gün daha iyi ortaya çıkıyor.

Bundan 16 yıl önce tıp fakültelerine alınan öğrenci sayısının gereksinmenin iki katı olduğunu söyleyen bilim çevrelerine karşın; Türkiye’de hekim işsizliği hala besleniyor. Ama bir yetkili, “yurt dışından da doktor getirebiliriz” diyor. Demekki hastaneleri SSK’dan koparmalarının ve özel sektörü güçlendirmelerinin nedeni buymuş diyorsunuz. Yakında sağlık pazarı yabancı sermayenin cirit attığı bir alan olacakmış. Sözün ucu buraya varıyor. Siz bunu nasıl “iyi niyetli” ama “maksadını aşan bir söz” olarak savunabilirsiniz.

SSK hastanelerini, Kurum’dan koparırsanız; SSK eczanelerini ve SSK ilaç fabrikasını kapatırsanız; sağlığın maliyetini ve Kurum’un sağlık bütçesini nasıl kontrol altında tutabilirsiniz. Sevk zincirini bozar, hastanelerde performans değerlendirmesi sistemi ile hizmet kullanımını büyük ölçüde arttırırsanız, kara deliklerin küçülebileceğini nasıl söyleyebilirsiniz.

Zaten bu “kara delik” edebiyatı da inandırıcı değil. Kara deliği kapatmak isteyen hangi aklı başında insan, prim borçları için “af” üstüne “af” çıkarırki.

  1. İnsanlık sizce dayanışma duygusunu yitirdi mi? Bu gidişten bir sıyrılış umudu yok mu?

YANIT : İnsanlar ne yapacaklarını, neye inanacaklarını şaşırmışlardır. Atalarımız boşuna söylememişler, “Denize düşen yılana sarılır” diye. Çünkü atalarımız, ırmakların buz gibi tatlı sularında serinlemeye alışmışlar; koskoca denizlerin sıcak tuzlu sularına atarsanız, korkudan ne yapacaklarını şaşırmışlar. İşte insanımız da korkudan ne yapacağını şaşırmıştır.

“Alternatifi yok” sözcüğüne o kadar alıştırılmıştırki, “neyi seçerse seçsin, sonucun değişmeyeceğine” emindir. Dolayısıyla seçimini toplumsal bir sorumlulukla değil, “gündelik” kaygılarla yapmaktadır. Gününü kurtarmaya çalışmaktadır. Korku içerisindeki insanların üretebildiği tek çözüm, “bireysel kurtuluş”tur. O da ne yazıkki, günü kurturmaktan öteye gidememektedir.

Çocuklarını küçük yaşta çalışma yaşamına sokarak kurtarmaya çalışmaktadır. Bu bireysel kurtuluş (?!) çabasıdır. İyi yetişmiş çocuklarını yurt dışına göndermeye ve orada yaşamlarını kurtarmalarına çalışmaktadır. Bu bireysel kurtuluş (?!) çabasıdır. Hiç kaynağını ve bedelini düşünmeden, belediye vb tarafından kendisine düzenli olarak verilen besin, yakıt vb yardımları kabul etmektedirler. Bu bireysel kurtuluş (?!) çabasıdır.

Bunlar belki “O günü kurtarmakta”dır; ama kesinlikle bireysel kurtuluş değildir. Bütün bu insanlarla birlikte ülke sulara biraz daha gömülmektir.

Bu gidişten sıyrılış umudu, bazı eski kavramları (eski dostları) hatırlamaktan geçmektedir. Bazı unutulan kavram ve sloganları hatırlatmak istiyorum:

* Türk malı kullanmalı.

* Kültür emperyalizmi

* Sosyal adalet

* Susma sustukça sıra sana gelecek.

Ben çıkış yolunu, bize son dönemde dayatılan kavramları aşarak, eski ve bağımsız kavramlarımıza dönüş yapmakta, daha doğrusu kendi beynimizle düşünmeye başlamamızda buluyorum. Bunu yapamazsak, “sosyal güvenliği” de, yukarıda andığımız unutulmuş kavramlar arasına katarız.

Yalnızca eleştirmekle, her yapılana kızmakla bir yere varılamaz. Sağlıklı ve sosyal güvenceye kavuşmuş bir toplum istiyorsak, çözüm üretmek zorundayız. O zaman “reformist ?!” iktidarların yapamadığını biz yapmalıyız:

a. “Her yenilenme ve atılım, bunu kimin için yapacağını iyi saptamalıdır.” demiştik.

Biz bu reformu, tüm yurttaşlar için yapmalıyız. Prim ödeme gücü olup olmamasına, işi olup olmamasına, yaşına ya da kırda-kentte yaşamasına bakmadan herkese sosyal güvenlik sağlamalıyız. Ama bugüne kadar yalnızca “bir işte çalışan ve kayıtlı olanlar” için bu insan hakkı sağlanmıştır.

b. “Her yenilenme ve atılım, geçmişteki hataları, bugünü ve geleceği çok iyi değerlendirmeyi gerektirir.” demiştik. Sosyal güvenlik ve sosyal güvenlik kuruluşlarınca karşılanan sağlık hizmetlerinde bir çok hatamız olmuştur:

* Sosyal sigorta kuruluşlarınca, güvence verilen risklerin hemen tümü, önlenebilir niteliktedir. Diğer bir deyimle, uygun önlemlerin alınması hem insanları acıdan-yoksunluktan, hem de kurumları gereksiz maliyetlerden kurtarır. Her üç sosyal sigorta sistemciği, yarım yüzyıl içinde koruyucu hizmet örneği ve önceliği vermemişlerdir. Bu karadeliklerin büyümesinin en temel nedeni olmuştur.

* Bakmakla yükümlü olanı, işi olan birinci derece yakını aracılığıyla sisteme sokan anlayış, eşlerin çalışma eğilimini düşürmüştür. Bu aktif sigortalının, bakmakla yükümlü olduğu sayısını arttırarak, hem finansal darboğaz yaratmış; hem de geleneksel toplumsal yapının korunmasını beslemiştir.

* Çalışma eksenli olan sosyal sigorta sistemi, ülke insanının sosyal güvenlik yükünü, yalnızca sigortalı çalışan-çalıştırana yüklemiştir. Eğer bu “servetin yeniden bölüşümü” ise, daha çok para kazanan “mali sermaye” neden yükümlülük altına girmemektedir. Sigortalı çalıştırmayıp, büyük paralar kazananlar, sosyal dayanışma ağının dışında tutulmuşlardır.

* Prim ödeyenlerce yönetilemeyen 3 sosyal sigorta sistemciği, sürekli olarak parlamentoda yapılan değişikliklerle, hesapsızca (aktueryaya dikkat edilmeksizin) yönetilmiştir. Bu hem mali dengeleri alt üst etmiş; hem de gerçek sahiplerinin, kurumları sahiplenmesini önlemiştir.

* Sosyal politika ile sosyal sigortalar arasındaki uyum gözardı edilmiş ve “sosyal”in düşman ilan edildiği bir dönemde, “sosyal sigortacılık” yaşatılmaya çalışılmıştır. Ama doğal olarak, sigortacılığın da “sosyal” yönü yontulmaya başlanmıştır. Hizmet satın almalar, özelleştirmeler ve “sevimsizleştirmeler” ile kurumlar zayıflatılmıştır.

Devlet, sosyal güvenlik yükünü doğrudan üstüne almalı ve tüm yurttaşlarının tüm risklerini kapsayacak biçimde genişletmelidir. Toplanan sigorta primleri, vergiye dönüştürülerek, sosyal güvenlik harcamaları genel bütçeden yapılmalıdır. Böylece

sosyal politikalarla sosyal riskleri en aza indirmesi gereken kurum ile bu risklerin gerçekleşmesi durumunda devreye girecek kurum birleştirilmiş olur. Böylece bugüne değin katkı vermeksizin doğrudan yönettiği sosyal sigorta sistemini de, katkı vererek doğrudan yönetmeye başlar. İşte sosyal güvenlik kuruluşlarını tek çatı altında toplamanın en gerçekçi ve insancıl yolu.