Sosyal Ekonomi – Önsöz

(Prof.Dr.Cahit Talas – Sosyal Ekonomi – S Yayınları, 1976 Ankara.)

Pek az şey, sosyal adalet kadar toplumların huzuru, insanların birbirlerini sevmeleri ve karşılıklı saygı içinde yaşayabilmeleri için etkili olabilir. Bunun gibi her alandaki insanlarının ve hürriyetlerinin ve demokrasi ilkelerinin toplumlar tarafından benimsenmeleri, korunmaları, yaşayıp gelişmeleri de sosyal adaletin desteğini sağlamaksızın sayısız güçlüklerle karşılaşır.

Türkiye uzun bir tarih tecrobesinden sonra çoğulcu bir demokratik düzeni benimsemiş ve çeyrek yüz yılı aşan bir süredenberi demokratik yaşam, halkın gelenekleri ve siyasal tercihleri içine yerleşmiştir. Bu çoğulcu siyasal demokrasinin, sağlam temellere dayanabilmesinin, ancak, ona sosyal ve ekonomsal bir içerik vermekle mümkün olabilecegini, kendisinin ve başka ülkelerin geçirmiş ve geçirmekte oldukları tecrübelerle anlamış olduğundan, 1961 Anayasamıza sosyal devlet ilkesini koymuş ve devlete sosyal barışı ve adaleti gerçekleştirecek her türlü tedbirin alınmasını bir görev olarak vermiştir. Sosyal devleti hukuk devleti ile de çerçevelemiştir. Çünkü, onu, ne demokrasiden, ne de sosyal hukuktan ayrı olarak olarak düşünmeğe imkan yoktur.

(…) İnsanların, hiç olmazsa maddesel çaresizliklerini gidermeğe, yumuşatmaya çalışmanın bir erdemlik olduğuna ve insanları ekonomsal ve sosyal bakımdan da özgür kılabilmenin ve sosyal barış içinde yaşamalarının sosyal adalet yoluyla sağlanabileceğine olan inanc(ımız değişmez).

Bilindiği üzere, sosyal ekonomi bir sosyal ve ekonomsal adalet ilmidir. Bazen sosyal politika adını da taşıdığı için ona bir sanat ve ahlak olarak bakmak da mümkündür. Fakat, bir yandan ekonomi bilimi ile olan yakın ilişkisi ve ekonomsal yaşamın bir çok sorkunları, “nasıl olmaktadır”, değil de “nasıl olmalıdır”, diye bir yaklaşım ile ele alması ona bilimsellik yanında ayrı bir nitelik kazandırmaktadır. Bu ayrı nitelik, onun sanat ve moral yönüdür. Bentham’ın deyimi ile, “en çok kişinin en çok mutluluk duyacağı” bir toplum oluşturmanın kurallarını bulmaya, bunları tartışıp, eleştirip en iyiye doğru gidebilmenin çözüm oyllarını araştırmaya çalışmaktadır. (…) İster sosyal ve ekonomsal, ister siyasal nitelikte olsun, her sorunun, hürriyet ve hukuk içinde çözülmesi zorunludur. Bu anlam içinde sosyal politika bilim, sınıfsal zıtlaşmaları en aza indirmenin yollarını aradığı için her türlü uçları da reddeden ve törpüleyen bir niteliğe maliktir. (…)

Dünyamız hızlı bir teknik, ekonomsal ve sosyal değişmeler dönemi yaşıyor. Bu değişmeler içinde gerek kişisel gerekse toplu düzeydeki çalışma ilişkileri ve sorunları toplumların yaşantılarında giderek önem kazanmakta ve etkinliklerini durmadan arttırmaktadırlar. Çağdaş toplumlar, üretimin bölüşülmesinde daha çok adalet istemektedirler. Bu isteğin dinamiğini işçiler ve onların örgütleri sendikalar oluşturmaktadır. Sanayileşme ve eğitim olanakları geliştikçe, eğitimde şans eşitliği ilkesine yaklaşıldıkça, işçi sınıfının önemi, nicelik ve nitelik açısından büyümekte ve toplumların tüm sorunlarının çözümünde etkinlikleri artmaktadır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak gelir bölüşümünü daha adil doğrultularda sağlamanın önemli araçlarından biri olan sosyal nitelikli yasaların, mevzuatın boyutları genişlemektedir. Geleneksel niteliklerini henüz arkalarda bırakmamış, fakat, endüstri çağına da girmekte olan gelişme süreci içindeki toplumların sermaye katkılarının bu oluşuma göstermekte oldukları tepkiler, çalışma barışının sağlanabilmesinde, çözümü güç sonuçlar yaratmaktadır.

Türkiye’miz gelişme, sanayileşme çabalarına erdken başlayan, ne varki bu amaca ulaşmakta gecikmiş bir ülkedir. Cumhuriyetle başlayan sanayileşme isteğine ve 1945 yılından sonra çok partili bir siyasal düzeni benimsemesine koşut olarak çalışma mevzuatı da doğarak gelişmeğe ve büyümeğe başlamıştır. Sanayi ve genellikle sermaye bu büyümeğe ayak uyduramamakta ve bu nedenle, günümüzde işçi ve işveren ilişkilerinde uyumlu bur gidiş sağlanamamakta, çalışma barışı zedelenmektedir. Bazı çevreler, sosyal mevzuatın sanayie oranla daha hızlı bir gelişme içinde olduğunu ileri sürerek, bu konuda, bir duraklamaya, hatta çalışma yaşamının gelenekleri arasına girmiş bulunan bazı hakların ve özgürlüklerin kısıtlanmasına gereksinme duymaktadırlar. Bu doğrultuda bir kamuoyu oluşturma çabaları işçi sendikalarının tepkilerine ve karşı çabalarına yol açmaktadır. Bu durum da, çalışma barışının sağlanmasına ve sürekli bir nitelik kazanmasını güçleştirmektedir.