YOKSULLUKLA SAVAŞ (YOS)

Prof.Dr. A.Gürhan Fişek

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :  24   Yıl : Ocak Şubat 1996

“Yoksulluk, nerede olursa olsun,
refah için bir tehlike oluşturur.

Yoksulluğa karşı savaşın, her ulus tarafından amansız
bir kararlılıkla ve ortak refahı geliştirmek üzere,
… uyumlu bir uluslararası çabayla
verilmesi gerekir”

EYLEMİN TEMEL YAKLAŞIMI

Maslow’un “İnsanların davranışlarına yön veren ana temanın gereksinmeler olduğundan yola çıkarak Gereksinme Sınıflandırması’nı ortaya koyması“, Roosvelt’in “Gereksinmeden Kurtulma Hakkını, temel insan hakkı olarak ortaya atması“, ilk kez “insan haklarının -adı konularak- uluslararası düzeyde bir belgeye bağlanması“, hepsi ve daha başkaları, iki dünya savaşının ardından gerçekleşmiştir.

İki dünya savaşı ve özellikle de ikincisi, dünyaya ders olmuştur. Devler arasındaki ekonomik çatışmaların, ulusları birbirine düşürmeye kadar varacağı ve küçük bir çıkar grubunun istekleri doğrultusunda tüm toplumun, nasıl bir hezeyana sürüklenebileceği kanıtlanmıştır. Onun için, bu tarihten sonra ortaya konulan insan hakları belgelerinde “barış” hep önde gelen bir istem olmuştur.

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın başlangıç bölümü, “bir insan yaşamı içinde insanlığa iki kez tanımlanamaz acılar getiren savaş felaketinden gelecek kuşakları korumak” amacıyla beş temel ilkesini sıralar:

  1. Barışı korumak
  2. İnsan haklarına saygı
  3. Bireyler ve uluslar arasında eşitlik
  4. Adalet ve hukuka saygı
  5. Demokrasi ve özgürlük içinde ekonomik ve sosyal refahı yayma.

Bu beş temel ilkeyi birbirinden kopartarak ele almaya olanak yoktur. Bu gerçek kendisini en iyi biçimde Uluslararası Çalışma Örgütü’nın (ILO) Statüsü’ne ilişkin ve Türkiye tarafından 1948 yılında kabul edilene belgenin girişinde ortaya koymaktadır:

“Evrensel ve sürekli bir barış, ancak sosyal adalet temeli üzerinde kurulabileceğinden;

Birçok kişiler için adaletsizliğe, yoksulluğa ve yoksunluğa neden olacak çalışma koşullarının varolduğu ve bunun ise dünya barışını ve ahengini tehlikeye sokacak şekilde bir hoşnutsuzluk oluşturduğu ve bu koşulların, örneğin, çalışma saatlerinin düzenlenmesi, … işsizliğe karşı savaş, uygun yaşama düzeyi sağlayacak bir ücretin garanti edilmesi, işçilerin genel veya mesleki hastalıklara ve iş kazalarına karşı korunması, çocukların, gençlerin ve kadınların kollanması, … mesleki ve teknik öğretimin örgütlendirilmesi ve bunlara benzer başka önlemler bakımlarından düzeltmeler yapılması gereği ivedilik gösterdiğinden;

Gerçek insancıl olan bir çalışma koşulunun herhangi bir ulus tarafından kabul edilmemesi, kendi ülkelerinde çalışanların durumlarını iyileştirmeyi isteyen başka ulusların çabalarına engel oluşturduğundan;

Adalet ve insanlık duyguları, aynı zamanda sürekli bir dünya barışı sağlamak isteği ve bu başlangıç bölümünde belirtilen hedeflere ulaşmak amacıyla hareket eden Yüksek Sözleşenler, Uluslararası Çalışma Örgütü’nın bu Statüsü’nü onaylarlar.”

20.Yüzyılı diğer yüzyıllardan ayıran en önemli özellik, insan haklarına verilen vurgudur. Bu vurgu, özellikle 1945 yılından bu yana tırmanmış ve bir önkoşul durumuna yükselmiştir.

Bir toplumu incelerken, insan haklarına verilen önemin hangi ölçütlerle değerlendirilebileceğine ilişkin girişimler ve önermeler sürmektedir. Birleşmiş Milletler’in İnsanca Gelişme (Human Development) Endeksi bunlardan biridir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın ilk raporunda ortaya attığı insanca gelişme kavramı, bir yanıyla gelir dağılımındaki eşitsizlik, yoksulluk tartışmalarının devamı; diğer yanıyla da gelişmeyi sağlık, eğitim düzeyi gibi ekonomik olmayan göstergelerle ölçme çabası… İnsanca gelişme kişilerin seçeneklerini arttırma sürecidir. Çok sayıdaki seçeneklerden en önemlileri sağlıklı ve uzun ömür sürmek, eğitim görmek ve tatminkar bir yaşam düzeyi sağlayacak kaynaklara erişmektir. Diğer seçenekler, siyasal özgürlüğü, güvence altına alınmış insan haklarını ve öz saygınlığı içerir”.

İnsanca Gelişme Endeksi, üç ana boyuttan oluşuyor

  1. Ömür (Longevity)
  2. * Doğuşta yaşam beklentisi

  3. Bilgi (Knowledge)
  4. * Yetişkin okur-yazarlığı

    * 25 yaş üzerinde kişi başına sağlanan ortalama eğitim süresi

  5. Kaynakları yönetebilmek
  6. (income which are combined to arrive at an average

deprivation index).

* Satın alma gücü paritesine göre hesaplanan kişi başına yurtiçi gayrisafi hasıla.

Bu endeksin ulaşabildiği en yüksek değer 1, en düşük değer ise 0. İnsani Gelişme Raporu’nda en üst sırayı 0,982’lik endeks değeri ile Kanada; en alt sırayı ise 0,052 ‘lik değerle Gine alıyor. Türkiye 0,671’lik endeks değeri ile 71.sırada ve orta katmanda yeralıyor. Bununla birlikte, insani gelişme açısından yüksek düzeyde kalkınmış yöreleri, düşük düzeyde kalmış yöreleri de vardır. Kır-kent, kadın-erkek arasındaki farklar büyüktür. Gelir dağılımındaki eşitsizlik dikkate alınarak 53 ülke için hesaplanan standard endeks arasında Türkiye için % 10,34’lük fark vardır; bu ölçülen en büyük yedinci farktır. Bu olumsuzluklara karşın, Türkiye açısından en olumlu gözlem, Türkiye’nin 1970-90 yılları arasında, % 17,9 ‘luk artışla en yüksek insanca gelişmeyi sağlamış sekizinci ülke olmasıdır (Cebirsel olarak hesaplama olanağı vermesine karşın, bu ölçütten yararlanarak, farklı konumdaki ülkelerin kıyaslanmalarının yanlış olacağı aynı yayında belirtilmektedir).

Birleşmiş Milletler’in 1995 yılı raporunda yeralan “İnsanı Gelişme Göstergesi”ne göre yapılan sıralamaya göre, Türkiye 0,792 puanla 174 ülke arasında 66.sırada yeralmıştır. Türkiye 1960-1992 yılları arasında İnsani Gelişme Göstergesi’ni en hızla arttıran on ülke arasında gösterilmiştir. Aynı raporda erkek ve kadın arasında gelişme farklılığını ölçen Cinsiyet Gelişme Göstergesi’nde (Gender Development Index) 0,744 puanla 45.sırada yeralmıştır. 1970-1992 yılları arasında Cinsiyet Gelişme Göstergesi’ni arttırma bakımından beşinci sırada bulunmaktadır. Buna karşılık, kadınların kapasitelerini yaşamda ne ölçüde kullanabildiklerini gösteren Cinsiyet Yetki Göstergesi’ne (Gender Empowerment Index) göre yapılan sıralamada Türkiye 0,234 puanla 98.sırada kalmıştır.

Bir başka ölçüt ise, “yaşama verilen değerin bileşik göstergesi” adını taşıyor ve bir ana boyut ile altı boyuttan oluşuyor:

  1. Sağlık
  2. Toplumsal güvence (ve iş güvencesi)
  3. İnsanca gelir düzeyi
  4. Çalışma hakkı ve iş olanaklarınına geliştirilmesi (ve yeni iş alanları açılması)
  5. Aydınlanma (veya bilme) hakkı
  6. Hak arama ve örgütlenme özgürlüğü
  7. .

Her biri birer insan hakkı olan bu alt-göstergeler (boyutlar), kullanılabilirlikleri ve bunlara erişebilmek için kurulan sistemlerle değerlendiriliyor (Örneğin, ülkenin sağlık hizmet sunumu modeli ve hizmeti elde edebilme; toplumsal güvencenin sağlanabilmesi için iş kazalarıyla meslek hastalıklarına yol açan etmenlerle savaşımda özendiricilik ve caydırıcılık). Ancak bunların tümünün değer kazanabilmesinin ön koşulu (ana boyut) olarak da demokrasinin varlığı konuluyor..

Toplumun Yoksullukla Savaşta (YOS), varolan durumunu değerlendirebilmek için bakılması gereken başka bir boyut da, riskli gruplara yaklaşımdır. Bu riskli gruplar, çocuklar, kadınlar, özürlüler, yaşlılar, göçmenler vs. Sözgelimi, çocukların en temel haklarından ikisi çocukluklarını yaşama ve gelecek kaygısından kurtulmadır. Yaptığımız iki araştırma ve yaygın gözlemler şunu ortaya koymaktadır:

  1. Ülkemizde 18 yaşın altında çalışanların 3,5 milyon yöresinde olduğu sanılmaktadır.
  2. Çocukları erken yaşta çalışma yaşamına iten iki baskın etmen meslek edinme kaygısı ve ailesinin ekonomik durumuna katkıda bulunmaktadır
  3. .

  4. Erken yaşta çalışma yaşamına katılan çocuklarda, çocuk kimliğinin hızla yitirildiği ve erişkin role bürünme çabalarının yoğunlaştığı görülmektedir.
  5. Halen öğrenimini sürdürmekte olan çocukların, orta gelir katmanında olanlarından yarısından çoğu, okul-dışı zamanlarda çalışarak ekonomik destek aramaktadır.
  6. Halen öğrenimini sürdürmekte olanlarda yoğun gelecek kaygıları vardır. Aynı kaygı daha düşük olmakla birlikte çalışan çocuklarda da vardır.

“Yoksulluk” ve “kadın” olgusuna bakıldığında, kadının işgücüne katılım oranı önemli bir gösterge olmaktadır. Kadın işgücünün, ücretli olarak çalışma yaşamında tutulması ya da yöneltilmesi, hem toplumsallaşmasını ve hem de toplumsal katkısını arttırması bakımından önemlidir. Bu da kadının bağımsız kişilik kazanmasında ve özgürleşmesinde önemli bir adımdır.

Kadınların çalışma yaşamındaki konumlarını belirleyen ana etmenler şöyle sıralanabilir:

  1. Kimlik bilinci (Hakları, bilinç düzeyleri, istediği zaman istediği sayıda çocuk sahibi olma olanakları da bu kapsamdadır),
  2. Ülkede anayasal düzen egemenliği ve hak arama özgürlüğü,
  3. Ücretli emek olarak çalışma yaşamına katılan kadın nüfusunun yaygınlığı,
  4. Kızların örgün eğitimde göreceli konumları,
  5. Çalışma yaşamına başlayan kızların gelecek beklentileri (ve kalıcılıkları),
  6. Teknolojinin gelişine bağlı olarak ağır ve tehlikeli işlerin azalmaya yüz tutması.

“Karısını çalıştırmama” ve “evde tutma” eğiliminin yerini, geleneksel olarak tarımda olduğu gibi “karısını evde çalıştırma” eğilimine dönüşme kentlerde de sıklıkla görülmeye başlanmaktadır. Kadının katmerli sömürüsü anlamına gelen bu sistem, aynı zamanda çocukların da ev içinde çalışmaya itilmelerini hızlandıracaktır. Buna karşın toplumsal güvenceden yoksun olarak yapılan ve mesleksel statü kazanmaya dönük olmayan bu çalışma temposu, kadın için yeni bir açılım getirmeyecek; yoksulluğun sürdürülmesine yardımcı olacaktır.

“Özürlüler” bugün toplumumuzda en zorda olan kesimlerdendir. Özürlülerle ilgilenmeyi ve onların sorunlarını çözmeyi, toplum kendisi için bir yükümlülük olarak görmemektedir. Bu duyarsızlığın temelinde, –bugünün gelişmiş ülkelerinin tersine-özürlülüğün, kişilerin kendi sorunu olduğu yaklaşımı yatmaktadır. Çünkü, bugünün gelişmiş ülkeleri, 1. ve özellikle 2.Dünya Savaşı’nın sonucu olan yoğun sakat yurttaşla karşılaşmışlar, onların yaşamla bağlarını korumaya ve çalışma yaşamına yönlendirmeye çalışmışlardır. Özürlü konumdaki bu yurttaşlarının, gösterdikleri özveri sonucu içine düştükleri durumu toplumun bir suçu ve bunu gidermenin de toplumun bir borcu olduğunu düşünmüşlerdir. Ama ülkemiz, o dönemde, bu savaşları yaşamamıştır.

Öte yandan, yaşlılara yönelik hizmetler, her ne kadar SEHÇK tarafından yürütülmeye çalışılıyorsa da, ancak çok zor durumda kalan yaşlıları kapsadığı da bilinen bir gerçektir. Hizmetlerin tüm yaşlılara yaygınlaştırılması ve onları yaşama bağlayan yeni seçeneklerin üretilmesi konusunda toplum kendisini sorumlu saymamaktadır. Bu sorumluluğun, yaşlıların kendi çocuklarına düştüğüne ilişkin geleneksel değerlendirme etkili olmayı sürdürmektedir. Bu da, çalışanların geleceğe ilişkin kaygılarının artmasına ve tüketim alışkanlıkları-tasarruflarını yönlendirmelerinde sapmalara neden olmaktadır. Bütün bunlar, çağdaş toplumda ve kentlerde ayakta durmaya çalışan genç toplum üzerinde önemli bir baskı ve gelişmeyi frenleyici öge oluşturmaktadır.

Toplumun risk kümelerini oluşturan bu saydıklarımızdan başkaları da vardır. Göçmenler bu kümeler içinde önemli bir yer tutar. Göçmen kümelerinin başında, kırsal alandan kente yeni göç etmiş olanların sayılması gereklidir (iç göç). Bir yandan kırsal yoksulluğun yansıması, öte yandan kent kültürüne ayak uyduramamanın ve yaşamın yeni dayatmalarının etkisi, bu kesimleri yoksulluğun daha da derinliklerine itmektedir. Kent yaşamındaki bir çok sorunun düğümlenmesi de böylece oluşan krizden kaynaklanmaktadır.

Yapılan araştırmalar, 6 yaşından daha büyük yaşlarda kente gelen çocukların çalışma yaşamına erken yaşlarda katıldığını ortaya koymaktadır. Kırsal köken, bir çok konuda önemli bir bağımsız değişken oluşturmaktadır.

Türkiye’de yerleşme sisteminin gelişmesinin makro özellikleri incelendikten sonra yerleşmelerin büyüklük farklılaşmasındaki gelişmeler ele alınabilir. Bir ülkede yaşanan kentleşmeyi betimlemekte sadece kentleşme oranlarının değişmesini incelemek yeterli olmaz. Yerleşmeler yüklendikleri işlevlere göre farklı büyüklüklerde olduğu için, büyüklük dağılımını da bilmek gerekir. Büyüklük dağılımı, sıra büyüklük kuralı ile değerlendirilmelidir. Sıra büyüklük kuralı, büyüklük sırasına göre dizilmiş yerleşmelerde her sıradaki yerleşmenin büyüklüğününün en büyük kentin nüfusunun sırası sayısına bölünmesiyle ortaya çıkan sayıya eşit olmasını öngörmektedir. Örneğin, bir ülkenin ikinci büyük yerleşmesinin nüfusunun en büyük kentinin nüfusunun yarısına eşit olması beklenmektedir. Cumhuriyet öncesinde İstanbul ile ikinci büyük kent İzmir arasındaki oran 5 düzeyindedir. Anadolu’daki yerleşmelerin büyüklük dağılımı sıra büyüklük kuralına uymaktan uzaktır. Cumhuriyet sonrası, uygulanan bilinçli politikaların etkisiyle, 1960’lı yıllarda Türkiye’de yerleşme büyüklüklerinin dağılımı, büyük öhçüde sıra büyüklük kuralına uygun hale gelmiştir. Ülkenin en büyük kenti olmasına karşın, İstanbul, ülke ekonomisinde tek egemen kent hale gelmemiştir. 1980 sonrasında ise Türkiye’nin ekonomik politikasında yaşanana dışa yöneliş İstanbul’un büyümesini hızlandırınca, Türkiye yerleşmelerinin büyüklük dağılımı sıra büyüklük kuralından bir ölçüde yeniden uzaklaşmaya başlamıştır.

AMAÇLAR

Yoksullukla Savaşta öncelikli amaç, toplumun eldeki varolan yapı ve olanaklardan tam yararlanmasının sağlanmasıdır.

Tümelci insan gelişimi projelerinin yardımıyla KISA ERİMDE, sorunun hafifletilmesi ; UZUN ERİMDE de gelişme yenilenebilir kaynak yönetimi ve yoksulluğun ortadan kaldırılması (eradikasyonu) ve çeşitli nüfus grupları arasında eşitsizliklerin azaltılması amaçlanmaktadır.

YOKSULLUKLA SAVAŞ ETKİNLİKLERİ .

Gelir dilimleri arasındaki uçurum, hem ülkemizde ve hem de dünyada gitgide derinleşmektedir. “En az ücret”, “sağlıkta sosyalleştirme”, “ücretsiz eğitim”, “sosyal konut” politikaları ya da “temel insan hakları” kavramı, ülkenin çoğunluğunu oluşturan alt gelir diliminin dibe oturmaması için yürütülen toplumsal etkinliklerdir. Bu toplumsal etkinlikler, gitgide yoksulluk sınırının içine girmiş olan büyük bir kesim için, yoksullukla savaş anlamına gelmektedir.

Yoksullukla Savaş etkinlikleri, üç küme altında toplanmalıdır:

A. Ekonomik etkinlikler:

Yoksulluk, gelir düzeyindeki düşüklük ve işsizlikle yakından ilgilidir. Dolayısıyla yürütülecek uğraşta gelir düzeyinin yükseltilmesi ve yeni iş alanlarının açılması büyük bir önem taşımaktadır. İşsizlik sigortasından önce, işsizliğe yol açan etmenlerin ortaya konulması ve bunların giderilmesi için eylem planları ortaya konulmalıdır. Sözgelimi, kazalar nedeni ile özürlü duruma düşen insanlar için yapılan-yapılamayanlar, çoğu basit önlemlerle önüne geçilebilecek olan bu kazaların engellenmesiyle en düşük düzeye indirilebilecektir.

Ülke kaynaklarının ölçülü ve dengeli kullanımı da ekonomik politikalarda hesaba katılması gereken, önemli bir noktadır. Sözgelimi, önümüzdeki on yıllarda, giderek önemini arttıracak olan “temiz su kaynakları“nın şimdiden koruma altına alınması gereklidir.

* Yeni iş alanları açılması ve üretimin canlandırılması, istihdamın arttırılması:

İşsizlik de yapısal nitelikli birikmiş sorunların ekonomik daralmaya yol açtığı 1994 yılına kadar göreli olarak düşük düzeyde seyretmiştir. 1994 yılında açık işsizlik oranı yüzde 10,5’e , açık işsizlik kadar önem taşıyan eksikistihdam oranı da yüzde 9,3’e yükselmiştir. Açık işsizlik ve eksik istihdam nedeniyle atıl durumda bulunan toplam işgücü oranı 1994 yılında yüzde 19,8 ‘i bulmaktadır. 1993 yılında işsizlik oranı kırsal alanda yüzde 7,6 , kentlerde ise yüzde 11,4 olmuştur. Kentlerdeki lise ve üniversite mezunu gençlerde bu oran yüzde 30’u aşmıştır.

1993’ün ilk yedi ayında İş ve İşçi Bulma Kurumu’na (İİBK) bildirilen açık iş sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre kamu sektöründe yüzde 4 oranında artmış, özel sektörde yüzde 14 oranında azalmıştır.

Yeni iş alanlarının açılması olgusu, meslek eğitiminin yaygınlaştırılmasının doğrudan değil dolaylı bir sonucudur. Arada birebir bir ilişki yoktur. Bu bakımdan “yeni iş alanları” açılması olgusunu, eğitim ve özgün çabaların özendirilmesi-geliştirilmesi ile birarada ele almak gerekmektedir. Kadın girişimciliğinin geliştirilmesi için ülkemizde verilen desteği de bu boyutta algılamak ve daha da geliştirmek gerekmektedir.

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı için yapılan çalışmalarda, “Küçük ve orta ölçekli işletmelerin ve bireysel iş kurma girişimlerinin üretken istihdam yaratma açısından taşıdığı önem daha da belirginleşmekte” olduğu, ancak, “Bu doğrultuda 1993 yılında öngörülen Halk Bankası aracılığıyla ev kadınlarına ve belirli koşullar kapsamındaki yüksek öğrenim ve meslek lisesi mezunlarına iş kurmaları için ucuz kredi sağlanması 1994 yılında kaynak sınırlılığı nedeniyle yeterince yaygınlaştırılamadığı” belirtilmektedir.

Üretimin canlandırılması, varolan üretim olanaklarının daha etkin kullanılmasını amaçlar. Bir yönüyle istihdamı geliştirirken, öte yandan üretime destek birimlerinin de gelişmesini zorunlu kılar. Pazarlama ve halkla ilişkiler etkinlikleri de “üretimin canlandırılabilmesi” için üzerinde önemle durulması gereken alanlardır.

* Topluma ulaşan sosyal refah hizmetlerinin etkinliğinin arttırılması ve maliyet-etkinlik ilkeleri gözetilerek sıkı denetime alınması:

Topluma ulaşan sosyal refah hizmetlerinin en önemli özelliği, eşitsizliği giderme işlevidir. Bu bakımdan toplumdaki tüm bireyleri kavrayacak biçimde çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu da onun kamusal bir işlev olarak algılanmasını zorunlu kılar. Ama kamu hizmeti olarak düzenlenmiş olması maliyet-etkinlik değerlendirmelerini gözardı etmeyi, hizmette kalite güvencesinin gözetilmesini gereksiz kılmaz. Tersine, hizmetin sunan ve alan yönünden doyumlu ve belirli bir standardın üstünde sunulması gibi çağdaş bir ölçütü gündeme getirir.

Günümüzde sorun, bu kamusal işlevde toplum örgütlerine (NGO) tanınacak rol ile ilgilidir. Hantallaşan kamu hizmetini canlandıracak olan toplum örgütlerinin denetimi ve ürettikleri küçük ölçekli çalışmalarla, hizmeti etkinleştirmek ve zenginleştirmek için model önerileridir. Bunu sağlayabilmek için, sosyal refah hizmetlerinde, toplum örgütlerinin de rol alması desteklenmeli ve ısrarla geliştirilmelidir.

* Eşitsizliklerin Törpülenmesi:

Toplumdaki eşitsizliklerin en başında gelir dağılımındaki adaletsizlik gelmektedir. Bir toplumun kendi içindeki farklılıklar kadar çeşitli toplumlar arasındaki gelir düzeylerinde de farklılıklar önemini korumaktadır.

Gelir dağılımındaki uçurumları azaltmanın yolu, toplumun geniş bir kesimi için temel gereksinimlerini karşılayacak düzeyde ücret düzeyini yakalayabilmelerinin sağlanmasıdır. Bu konuda, bugüne değin bulunan en etkili araç, en az ücret uygulamasıdır. Ülkemizde varolan, en az ücret mekanizmasının, eksiklerinin giderilmesi ve arttırılmasını sınırlayan bazı ek-işlevlerden arındırılması sağlanmalıdır.

Temel gereksinmelerin karşılanmasında bir başka araç da, bunlara kolayca erişim ve sübvansiyon mekanizmasından yararlanarak indirimli alınmalarının sağlanmasıdır. Sosyal devletin önemli işlevlerinden biri olan bu araç, yine toplum örgütleri (örneğin kooperatifler, yardımlaşma sandıkları vb) aracılığıyla sağlanabilir. Bunun yaygınlaştırılabilmesi için, ülkemizde çok yaygın bulunan bu yapıların, işlevlerine uygun ve çıkar gruplarının etki alanından uzak tutulmaları gerekir. Bunun için mutlaka bu yapılar içinde yer alan katılımcıların denetimine yardımcı mekanizmaların (örneğin danışmanlık) geliştirilmesi gerekmektedir.

Eşitsizliklerin giderilmesindeki en önemli araçlardan ikisi de sağlık ve eğitim hizmetlerinin herkese ulaşmasının ve yararlanmasının sağlanmasıdır. Yoksullar için gıda güvenliği, temiz su, hijyen ve ilk basamak eğitimi de bu kapsamda değerlendirilmelidir.

* Adil vergi sistemi:

Sosyal refah hizmetlerinin finansman kaynağı vergilerdir. Bunu sağlayabilmek için adil bir vergi sistemi kurulmalıdır. Ücretli kesim üzerindeki vergi yükünün azaltılmasına ve verginin tabana yaygınlaştırılmasına ilişkin çalışmalar yapılmakla birlikte, bir türlü sonuç alınamamaktadır. Bu bakımdan toplumun örgütleri aracılığıyla bu süreci daha yakından izlemesi gerekmektedir.

B. Toplumsal etkinlikler:

Yoksullukla savaşta, gelir getirici etkinliklerin yanında, toplumun, bireyin giderlerini azaltıcı uğraşıları da büyük önem taşımaktadır. Yaşamın kolaylaştırılması, bireyler üzerine binen ağır yüklerin toplum tarafından paylaşılması gerekir.

Bireyin üzerine binen en ağır yük, temel gereksinimlerinin karşılanmasıdır. Bireyin gözünü açıp çevresini farkedebilmesinin önkoşulu, kafasına çevrilmiş bir silah olmaması, karnının doyması, sağlığının yerinde olması, yatacak yerinin olması ve bir sonraki günü düşünmek zorunda olmamasıdır. Bireylerin yalnızlıktan kurtulup, bir toplum oluşturmasını istiyorsak, onlara bu temel güvencelerin sağlanması gerekmektedir; bu da toplumun bireye olan borcudur.

Bu toplum borcunun karşılanmasında, bireylerin aktif katılımı zorunludur. Toplumun kendi olanaklarıyla örgütlenmesi, etkinliklerde bulunması, kaynaklarının kullanımını sorgulaması, giderek yönlendirmesi de toplumsal dengelerin olumlu hale getirilmesini sağlayacaktır.

Bunun için de topluluklara yetki aktarımı zorunludur:

* Toplumsal kurumlardan yararlanma, bunlara sahiplenme, işlerliğini sağlamak için toplum eylemli kılınmalıdır. Hak arama süreçlerinin kullandırılması da önemlidir. Örneğin sağlık eğitimi programları ile kişilere sağlık ocaklarından ne beklemeleri gerektiği öğretilmeli; bunun onların yasal hakları ve en doğal insan hakkı olduğu belletilmelidir. Ya da sağlık ocaklarını geliştirme derneklerine katılarak, enerjilerinden ve çevre ilişkilerinden, sağlık ocağını geliştirmede yararlanılır. Yine bu çabaların bir parçası olarak, sağlık kuruluşları ile sorunu olan, kendilerine gerektiği gibi bakılmadığını düşünenler Halk sağlığı (ve hasta hakları) savunmanlığı işlevi gören toplum örgütlerine başvurarak, soruşturma ve haksızlığın sürdürülmemesi için kılavuzluk hizmeti alabilirler. Böylece hem toplumun bu konudaki yakınmaları giderilmiş olur; hem de sağlık sistemi üzerinde toplum denetimi sağlanmış olur.

*Koruyucu programlara öncelik verilmeli; bu çalışmalarda da özellikle kırsal kesimin ve kentlerin yoksul kadın ve çocuklarına öncelik tanınmalıdır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesinde Toplumsal Eylem Merkezlerinden (TEM) yararlanılabilir. Her 5000 kişiye bir TEM hesabıyla kurulacak bu merkezlerde, sosyal devlet işlevlerinin gerçekleştirilmesinin yanında, çeşitli toplum örgütlerinin (NGO) toplumsal içerikli program ve ülkülerini gerçekleştirmeleri için de olanaklar sağlanmalıdır. Böylece bir yandan, çeşitli toplum örgütlerinin birbirleriyle iletişim kurmaları ve bilgi-deneyim alışverişi olanakları yaratılırken, bir yandan da sürdürülebilir gelişme ve yoksullukla savaş konularında birlikte eylemler ortaya koymaları için ortam oluşturulmaktadır.

* Bireylerin en duyarlı olduğu konu “hasta olduğunda” kendisinin ya da sevdiklerinin sağlığıdır. Bu duyarlılık kişinin cebindeki paraya bağlı olmaksızın gerçekleşmektedir. Ancak, “hasta olduğunda” bunu giderebilmenin yolları, cebindeki paraya göre farklılıklar göstermektedir. En temel insan haklarından sayılan sağlığın, böylesi ayırımlara konu olması kabul edilemez. Bu nedenle, bir yoksullukla savaş programının en önemli ögelerinden biri, insan sağlığının korunması ve hastalıklarla savaştır. Bunun için de topluma en yakın birimlerin canlandırılması, toplumla ve toplum sorunlarıyla bütünleştirilmesi gerekmektedir. Sağlık konusunda topluma en yakın birimlerin başında sağlık ocak-evleri, işyeri hekimlikleri, okul hekimlikleri, kurum hekimlikleri gelmektedir.

* Çocukların çalışma yaşamından uzaklaştırılması önemli ve öncelikli toplumsal hedeflerden biridir. Başta sosyal güvenlik ve mesleki örgün eğitim sistemi olmak üzere sosyal politikalar kullanılmadan, çocukları çalışma yaşamından çekecek koşullar yaratılamaz. Bu uzun erimli hedef gerçekleşene değin geçen sürede, çalışan çocukların sorunlarının hafifletilmesi amacıyla, çocuklara sağlık-sosyal hizmetler ulaştırılmalıdır. Bu konuda ülkemizde yapılmakta olan bir model çalışma vardır. Bundan başka, çalışan çocukların kendi sorunlarını kendilerinin değerlendireceği, tartışacağı ve dile getireceği yapılar da ortaya çıkarılabilir. 1980 öncesi varolan Çıraklar Derneği (Çırak-Der) buna örnektir. Günümüzde de “Çocukların Sesi” adı altında yürütülmekte olan uluslararası kampanya buna bir başka örnektir.

*Kadınların toplumdaki konumunun ve yaşamdaki ağırlığının arttırılması: Toplumlardaki yoksullukla kadın statüsündeki düşüklük elele gitmektedir. Yoksullukla elele giden bir başka olgu da çok-çocukluluktur. Her iki olguyla da başedebilmenin yolu, kadınları çalışma yaşamında üretken kılmaktır. Bu yüzden sloganımız, “çalışma yaşamında çocuklar dışarı, kadınları içeri” olmalıdır. Kadınların çalışma yaşamına nitelikli emek ögesi olarak katılmalı ve tutunması sağlanmalıdır. Bunun için “çıraklık ve mesleki eğitim yasası”na dayalı olarak yürütülen uygulamadan esinlenerek, çalışan kadınların sosyal sigorta primlerine kamu katkısı sağlanarak, işverenler özendirilmelidir. Kadın emeğini nitelikli kılacak her girişim için de bu özendirme güçlendirilmelidir.

Bu uygulama, kadın emeğinin çalışma yaşamındaki payını arttıracağı gibi, çocuk sayısını da azaltacaktır. Böylece bir taşla bir kaç kuş vurulmuş olacaktır:

  1. Kadının gelir düzeyi ve statüsü yükselecektir. Bunun yoksulluğu azaltıcı etkisi olacaktır.
  2. Kadınların çalıştırılmasında, toplumun kaygılarına koşut olarak, çalışma koşullarının daha olumlu hale getirilmesi çabaları artacaktır.
  3. Kadının nitelikli emek ögesi olarak çalışma yaşamında yer alması, çocuklarının bakımı ve yetiştirilmesiyle ve çalışma ortamının olumlu kılınmasıyla ilgili hizmet kollarını çoğaltacak; istihdamı geliştirici etki yapacaktır.
  4. Çocuk sayısı azalacak ve çalışma yaşamına erken yaşta katılımları düşecektir. Bu bir yandan yetişkin işsizliğini azaltırken, öte yandan mesleksel eğitim düzeyi daha yüksek çocuklar yetişecektir. Bu da yoksullukla savaşta önemli adımlardır.
  5. Nüfusun artış hızındaki düşmenin de yoksulluğu azaltıcı etkisi görülecektir.

Kadınların toplumdaki konumunun ve yaşamdaki ağırlığının arttırılmasının yollarından biri de, örgütlenmelerinin geliştirilmesidir. Bu konuda, ülkemizde çaba gösteren küçük grupların desteklenmesi ve topluma dönük somut uygulamalara yönlendirilmeleri gereklidir. Örgütlenmelerinin ve iç demokrasilerinin geliştirilmesiyle, toplumsal ülkülerine uyan somut katkılarda bulunmaları, bu desteğin sürdürülmesi ve arttırılması için önkoşul olarak bulundurulmalıdır.

Kadınların toplumdaki konumu ve yaşamdaki ağırlığı, düşünce üretim ve karar süreçlerine katılımlarının özendirilmesi ve geliştirilmesi ile yakından ilgilidir. Bunun için, kimlik bilinçlerinin ve ekonomik özgürlüklerinin yanında, kadınların geleneksel işlevlerine destek olacak hizmet kollarının geliştirilmesi-sübvanse edilmesi de gerekir.

*Özürlüler ve iç göçlerle kentlere kadar gelen kır yoksulları da, özellikle iş olanaklarının sağlanması ve eğitimlerinin tamamlanması yoluyla desteklenmelidir.

*Kaynak kullanım ve yönlendirilmesinde toplum katılımı : Bunun sağlanabilmesinin yolu, yerel yönetimlere, toplum örgütlerine (NGO) daha çok kaynak aktarmakla ve kamu fonlarının kullanımının sorgulanmasına özen göstermekten geçmektedir.

  1. Yerel yönetimler, toplumun daha kolay kontrol edebildiği ve istemlerini iletebildiği yönetim örgütleridir. Seçmenleri ile yakın temasları; uygulamalarının yarattığı etkilerin seçmenlerince doğrudan hissedilmesi, katılımı ve kaynak kullanımının kontrolunda etkili olmayı getirebilmektedir.
  2. Toplum örgütlerine kaynak aktarımı: Toplum örgütlerinin, üretici etkinliklerle yaşama müdahale çizgisine çekilmesi ve kaynak aktarımı yoluyla işlevlerini yerine getirmelerinin sağlanması önemlidir. Böylece toplum hem kaynaklara hem de kullanımına doğrudan erişebilmektedir. Bunun izlenmesi gereken gelişim çizgisi, toplum örgütlerinin doğrudan kaynak toplayabilir hale dönüşmesidir. Çünkü her aktarım süreci, beraberinde denetleme ve uysallaştırmayı da getirir.
  3. Kamu fonlarının sorgulanması: Bir yanıyla kamu fonlarının (vergi vb) toplanmasını içermekte öte yandan bunların dağıtımını içermektedir. Bu fonların kontrolu bugün TBMM tarafından yapılmakta; zaman zaman da basın-yayın kuruluşlarınca değerlendirmeye konu olmaktadır. Bu sürecin, toplum tarafından izlenir ve anlaşılır hale getirmek için girişimler arttırılmalıdır. TBMM-TV uygulaması bu yolda atılmış bir adımdır. Meclis, komisyon çalışmalarının izlenmesi yönünde de geliştirilmelidir. Ancak, yerel düzeyde bu uygulamaları değerlendiren ve toplumun da izlemesi için düzenli kolaylaştırıcı-aktarıcı çalışmalar yapan toplum örgütlerine ve basın-yayın kuruluşlarına gereksinme vardır.

*Yaşanabilir ve sürdürülebilir çevre için örgütlenme: Yaşanabilir ve sürdürülebilir yaşama alanları dinamik bir kavramdır. Bu bakımdan toplumun, örgütlenerek izlemesini gerektirir. Eldeki olanakları bilen ve sonuna kadar denetim için kullanan toplum örgütleriyle, uygulamada yer alan toplum örgütlerinin bu konuda önemli işlevleri vardır.

C. Kültürel etkinlikler:

Yaşamın kolaylaştırılması, bireyler üzerine binen ağır yüklerin toplum tarafından paylaşılması, hem barışçı hem de atılımcı bir toplumsal yapının biçimlenmesini getirir. Eşitlikçi, toplumcu, paylaşımcı, katılımcı, atılımcı kuşaklar yetiştirilmesi, toplumun geleceğinin de güvence altına alınmasını getirecektir. Bir toplumun geleceğini tehdit eden en önemli tehlike, yalnız ve güvensiz bireylerin çoğunluğu oluşturmasıdır.

Bunun için, ilkokuldan başlayarak tüm örgün eğitim kurumlarında ve toplum merkezlerinde dayanışmayı, birlikte üretmeyi ve toplumsal sorunları çözümlemek için çırpınmayı birlikte öğrenmek gerekmektedir. Okullardaki kol çalışmaları, çocukların dayanışmayı ve demokrasiyi öğrenebilecekleri en önemli deneyim alanlarıdır.

Yine yaşamın her döneminde, birlikte çalışmak ve birlikte boş zaman geçirebilmenin koşulları oluşturulmalıdır. Çocukluğunu yaşayamayanlar, yetişkinliklerini de yaşayamazlar; bu da, insanların toplumla ve toplumcu hedeflerle kenetlenmesini engelleyen etmenlerin başında gelmektedir. Bunun için de okullardaki spor eğitimi, izcilik ve kültürel etkinlikleri herkese yaymak ve bir davranış biçimine dönüştürmek önemlidir.

Bunun karşıtı olan bireyci-çıkarcı yaklaşımın ise, sonu olmadığı, her deneyde, yine yine görülmektedir. Bazı bireyler suyun başını tuttukları sürece, kendilerini güvenceye almış görünmektedirler. Ama toplumsal güvencenin ve dayanışmanın geliştirilmemiş olması; onların ve izleyen kuşaklarının, ileride güvence altında olmasını sağlayamamaktadır. Bunun için yapılan biriktirimler de yersiz ve pahalı harcamalara dönüşmektedir.

C) Bilgilere Erişim ve Değerlendirme:

İnsanca gelişme endeksi yeni bir boyutta tartışılmalıdır. Yurttaşın buna erişmesi ve elde etmesi ile ilgili eylemci figürlerin eklenmesi düşünülmelidir. Toplum örgütlerinin çalışmalarının izlenmesinde ve değerlendirilmesinde, performans kriterleri geliştirilmelidir. Bu kriterler, bu kuruluşların çalışmalarının desteklenmesinde Devletler için yükümlülük getirici olmalıdır.

D) Uluslararası ve Bölgesel Eşgüdüm ve İşbirliği :

Çok-renklilik ve azınlıkta kalan görüş ve eğilimlerin korunması Yoksullukla Savaşım Programı (YOS) için çok önemlidir. Çok-renkliliğin ve azınlıkta kalan görüşlerin örgütlenmelerinde, toplum örgütlerinden (NGO) yararlanılması en gerçekçi yaklaşımdır. Bunun için uluslararası ya da bölgesel iletişim ve eşgüdüm içindeki toplum örgütleri, toplumla ilişkilerinin yoğunluğu, toplumsal ülküleri ve eylemlilikleri gözönüne alınarak, uluslararası, bölgesel ve ulusal kaynaklarla desteklenmeli ve kendilerine geliştirip duyurmalarına yardımcı olunmalıdır.

E) Ülke Düzeyinde YOS:

Yerel düzeyde kamu otoritesi – toplum örgütleri ilişkisi, ülke düzeyine de yansır. Ama burada hedef yerel düzeyde yakalanan sorunlara ülke düzeyinde çözümler üretilmektedir.

SONSÖZ

Yoksullukla savaş etkinlikleri, bir siyasal gruba, ya da 39 tane hükümet üyesine bırakılamayacak kadar önemli ve yaşamsal konulardır. Bunun için her bireyin, kendini yoksulluktan koruyacak ya da kurtaracak etkinliklerin içinde yeralması gerekmektedir. Bunun bugüne kadar bulunan en kestirme ve etkin yolu da toplum örgütlerinin içinde yeralmaktır.