TÜRKİYE’NİN COVID-19 İLE ÇALIŞMA HAYATI ALANINDAKİ MÜCADELESİ

Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 birçok alanda dönüşüm başlattı. Sağlık alanında yarattığı tahribatın yanında, ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda da ciddi dönüşümlerin yaşanılacağı tartışılıyor. Dünya nüfusunun %40 ila 70’ine bulaşacağı tahmin edilen[1] bu virüs sebebiyle, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) araştırmasına göre dünya genelinde 25 milyon kişi daha işsizler ordusuna katılacak. Neoliberal ekonomi politikalarının yetersiz kaldığı bu süreçte sosyal devlete duyulan gereklilik yeniden gündeme gelmiş durumda.

Bu yazıda Covid-19 ile mücadelede çeşitli ülkelerin sosyal politika paketleri kısaca incelenecek, Türkiye’de çalışma hayatına olan etkileri ve alınan önlemlerle ilgili değerlendirme yapılacak ve son olarak bu kriz sürecinde sendikalara düşen görevler hakkında öneriler sunulacaktır.

DÜNYADA COVID-19 KAPSAMINDA ALINAN ÖNLEMLER

Covid-19’un küresel etkileri kapsamında Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC),  aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 86 ülkeden 109 sendikanın yer aldığı bir araştırma gerçekleştirdi. Konumuz açısından araştırma bulgularının yalnızca çalışma hayatına dair olanlarını aktarılacaktır. Araştırma bulgularına ulaşmak isteyen okuyucular, raporun Türkçe çevirisine erişmek için DİSK’in web sayfasını[2] ziyaret edebilir.

ITUC’un yaptığı araştırmaya göre Covid-19’dan en çok etkilenen sektörler/işçiler; sağlık çalışanları, taşımacılık işçileri, fast food sektörü çalışanları da dahil olmak üzere perakende ve hizmet sektörü işçileridir.

Aynı araştırmaya göre hükümetlerin uyguladığı tedbirlerden en çok etkilenen sektörler /işçiler ise, performans sanatları ve eğlence sektörü işçileri, turizm işçileri, öğretmenler ve diğer eğitim sektörü işçileri, enformel ekonomi sektörü işçileri, küçük işletmelerde çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar, platform çalışanları, tekstil ve hazır giyim sektöründe çalışan işçilerdir.

Krizle mücadele kapsamında hükümetlerin virüsün yayılmasını önlemek için aldıkları ilk beş önlem;

  • Kitlesel toplantıların sınırlandırılması (ülkelerin yüzde 92’sinde),
  • Spor etkinliklerinin iptal edilmesi (ülkelerin yüzde 88’inde),
  • Okulların kapatılması (ülkelerin yüzde 84’ünde),
  • Virüsün belirtileri görülen bireylerin kendilerini aile üyelerinden izole etmesinin sağlanması yönündeki çağrılar (ülkelerin yüzde 83’ünde),
  • Ülke içindeki seyahatlere kısıtlama getirilmesi (ülkelerin yüzde 82’sinde).
  • Aynı zamanda ülkelerin yüzde 65’i bazı işçiler için evden çalışmayı önerirken, ülkelerin yarısı süpermarketler ve eczaneler dışında zorunlu olmayan işlerin yapıldığı işyerlerinin kapatılmasını tartışıyor ve ülkelerin yüzde 28’i insanların evlerinde veya yerleşim yerlerinde kalmaları için engelleyici düzenlemeler yapıyor.

Virüsün yayılma sürecinde alınan ilk önlemler insanların toplu halde bulundukları etkinliklerin sınırlandırılması yönünde. Bu sınırlamalar içinde okulların kapatılması yaygın olarak tercih edilmesine karşın, çalışan ebeveynlerin durumlarına yönelik tedbirin ilk beş önlem arasında görülmemesi oldukça düşündürücüdür.

Uzaktan çalışmanın tercih edilmesi şüphesiz çalışanların sağlığı açısından oldukça önemli. Ancak uzaktan çalışmanın sonucu olarak yaşanabilecek olan gelir ve istihdam yönünden güvencesizliğin, esnek işgücü piyasası politikalarının emek üzerindeki baskısının, mobbingin ne şekilde önleneceği işçiler açısından yeni bir mücadele alanı olacak gibi duruyor. Uzaktan çalışmanın elbette incelenmesi gereken birçok boyutu vardır. Ancak çalışanların uzaktan çalışma süresi boyunca uğrayacakları iş kazası tehlikeleri ne şekilde denetlenecektir, bu da önemli bir sorun.

TÜRKİYE’DE DURUM

Ülkemizde Covid-19’a dair ilk resmi vaka 11 Mart 2020 tarihinde açıklanmasına rağmen virüsle mücadele önlem paketi 18 Mart 2020 tarihinde açıklandı. Ancak bu tarihten önce 13 Mart 2020 tarihinde T.C. Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü’nün İdari İzin konulu Genelgesi kamu görevlilerinden hamilelerin, yasal süt izni kullananların, engelli çalışanların, yönetici pozisyonundakiler hariç 60 yaş ve üzerinde olanların, Sağlık Bakanlığının belirlediği dezavantajlı grupların (bağısıklık sorunu olanlar, kanser hastaları, kronik solunum yolu hastaları, obezite ve diabet, kalp damar hastaları, organ nakli olanlar, kronik hastalar) 16 Mart 2020 tarihi itibariyle 12 gün ücretli izinli sayılmaları; ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarının başta okul öncesi ve ilköğretimde çocuğu bulunan ‘kadın’ çalışanlarının yıllık izin taleplerinin karşılanması, yıllık izin hakkı bulunmayanlar için mazeret izinlerinin kullandırılması tüm kamu kurumlarına tebliğ edildi. Sadece kamu görevlilerini kapsayan bu önlemler elbette yeterli değildir. Ayrıca çocuk bakımının sadece kadın üzerinden yürütüleceğine dair resmi bakış açısını göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 18 Mart 2020 tarihinde ‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’ adı verilen önlem paketini açıkladı. 21 maddeden oluşan bu önlem paketinde işverenlere teşvik, yurtiçi uçuşlarda KDV oranının yüzde 1’e düşürülmesi, konut kredilerinde asgari peşinatların %20’den %10’a düşürülmesi gibi ‘önlemler’ de yer almaktaydı.

Önlem paketi şüphesiz işçiler için hayal kırıklığı oldu. Kısa çalışma ödeneğine getirilecek kolaylıklar (ki bu uygulama aslında işverene teşviktir) ve İş Kanunu’nda 2 ay olarak belirlenmiş telafi çalışma sürelerinin artırılması çalışma yaşamına dair doğrudan getirilmiş iki tedbir oldu.

Kısa çalışma ödeneğinden yararlanma koşulları işçinin son üç yıl içinde 600 gün prim ödemesi ve son 120 gün içinde hizmet akdinin devam etmesiydi. Açıklanan önlem paketiyle birlikte 600 gün olan prim ödeme gün sayısı 450 güne ve son 120 gün olan hizmet akdinin devam etmesi koşulu 60 güne düşürüldü. İşgücü devir oranlarının oldukça yüksek olduğu ülkemizde, yapılan bu düzenleme yeteri kadar kapsayıcı değildir. Halk sağlığının ciddi tehdit altında olduğu böyle bir dönemde ödenekten yararlanma şartları tamamen kaldırılarak, işçinin ödenekten yararlanma tarihinde çalışıyor olması yeterli olmalıydı.

Telafi çalışmasına dair getirilen düzenlemenin kısa çalışma ödeneğine getirilen düzenlemeden daha çok esnetilmiş olduğu ortadadır. 4857 Sayılı İş Kanunu’nda 2 ay olarak belirlenmiş telafi çalışması 4 aya çıkarılarak Cumhurbaşkanı kararıyla bu süre iki katına kadar artırılabilecek ve toplamda 12 ay boyunca işçiler, karşılığı olmaksızın fazla çalışmaya zorlanacaktır. Fiili olarak çalışma sürelerini uzatan ve fazla çalışma olarak görülmeyecek böyle bir uygulama, şüphesiz yoğun çalışma saatlerine maruz kalan çalışanların iş kazası riskini de artıracaktır. Toplumun tüm kesimlerini etkileyen kriz zamanının özellikle işçi haklarının törpülenmesi için fırsata çevrilmesi, şüphesiz salgın sonrası çalışma hayatına dair felaket senaryolarının sinyallerini vermektedir.

Alınan ilk önlemlerden sonra çalışma hayatına dair başka düzenlemeler de Bakanlık genelgeleriyle yapıldı. T.C. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çalışma Genel Müdürlüğü’nün 23 Mart 2020 tarihli Genelgesi ile 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 42 ve 61 inci maddelerine dayanılarak hazırlanan ‘Toplu İş Sözleşmesi Yetki Tespiti ile Grev Oylaması Hakkında Yönetmelik’ ve anılan kanunun 57 inci maddesine dayanılarak hazırlanan ‘Toplu İş Sözleşmesinde Arabulucuya ve Hakeme Başvurma Yönetmeliği’ hükümleri gereğince Çalışma Genel Müdürlüğü ve Görevli Makam tarafından yürütülen iş ve işlemler geçici süreyle durduruldu. Bu genelge ile pratikte sendikal faaliyetler belirsiz süreyle askıya alınmış oldu.

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun işleyişine vurulan bu darbe ile sendikal örgütlenmelerin önü tıkanmış, işçilere kanunda tanınmış olan grev hakkının belirsiz süreyle elinden alınmasına sebep olmuştur. Devam eden toplu iş sözleşmeleri için görevli makamın sadece anlaşma yapılmış toplu iş sözleşmeleri hakkında işlem yapılabileceğini bildiren genelgeyle, işçiler, işveren karşısındaki en etkili mücadele aracı olan grev hakları da ellerinden alınarak, işverenler karşısında tamamen savunmasız bırakılmıştır. DİSK-AR tarafından yapılan son araştırma verilerine göre[3] fiili sendikalaşma oranının yüzde 12, toplu iş sözleşmesi kapsamının yüzde 7 buçuk dolaylarında, diğer taraftan özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsamının yüzde 5 buçuk düzeyinde olduğu bir ortamda, bütün dünyada virüsün halk sağlığı üzerine etkileri tartışılırken işverenleri sendikal mücadele karşısında da koruyan bu düzenlemenin amacı oldukça muammadır. Bütün işlemlerin online yapılabildiği günümüzde toplu iş sözleşmeleri için gereken prosedürlerin de online olarak yürütülebilmesi için yeterli altyapı mevcuttur. Kısacası, farklı birçok makul çözüm bulunmaktadır. Örneğin, grev hakkının belirsiz süreyle işçinin elinden alınması yerine yetkili sendikanın yetkisini düşürmeyecek şekilde ileri bir tarihte yapılacağını öngören bir düzenleme daha anlaşılır olabilirdi.

65 yaş üstü kişilerin sokağa çıkmalarını sınırlandıran düzenlemeden sonra 20 yaş altı kişilerin de sokağa çıkamayacağına dair tedbir çok geçmeden ilan edilmiştir. 20 yaş altının sokağa çıkmasının yasaklanmasının hemen ertesi günü 18 ve 20 yaş aralığında çalışanların (831 bin kişi)[4] bu yasaktan muaf olduğu belirtilmiştir. Bu açıklama ile birlikte sokağa mahkum edilenlerin kimler olduğu açıkça görülmektedir. Sokağa çıkmak zorunda kalan işçiler ve aileleri virüsle temas açısından en riskli grubu oluşturmaktadır.

Covid-19 kapsamında çoğu işletme çalışanlarını yıllık izne çıkarttı. Yıllık izin hakkı kalmayan işçilere uygulanacak sonraki işlemin ücretsiz izne ayrılmaya zorlamak olacağı kuşkusuzdur. Ekonomik durgunluğu da beraberinde getiren bu dönemde özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde (KOBİ) çalışanların büyük bölümünün işsiz kalacağı ortadadır.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Yukarıda ortaya konulan sorunlar hukuki olarak çözümsüz değildir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun Çalışmaktan Kaçınma Hakkı başlıklı 13. Maddesinde ‘ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanlar kurula, kurulun bulunmadığı işyerlerinde ise işverene başvurarak durumun tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilir’ hükmü bulunmaktadır. Ancak bu maddenin verdiği çalışmaktan kaçınma hakkının kullanılmasının işçi açısından zorlukları tahmin edilebilir.

Burada yapılması gereken, işveren inisiyatifine bırakılmadan tüm çalışanları kapsayan koruyucu tedbirlerin alınmasıdır. Bu noktada sendikalara ve meslek kuruluşlarına oldukça önemli görevler düşmektedir.

Bazı sivil toplum kuruluşları bu görev bilinciyle bazı bildiriler yayımladılar. Bunlardan ilki DİSK, Türk-İş ve Hak-İş tarafından yayımlanan ortak bildiriydi. Bu bildiri çalışma yaşamına dair alınması gereken üç acil önlemi ifade ediyordu; işten çıkarmaların yasaklanması, acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işler dışındaki tüm işlerin en az 15 gün süreyle durdurulması ve gelir kaybına karşı işsizlik sigortası fonunun etkin kullanımı.

Ardından DİSK 7 acil önlem yayınlayarak imzaya açmıştır.[5] DİSK tarafından yayımlanan yedi acil önlem paketinden sonra aralarında Türk-İş ve Hak-İş Konfederasyonlarının da bulunduğu 29 STK tarafından ortak bir bildiri yayımlandı. Bu bildiri temelde ‘Çalışanını işten çıkarma, istihdamını koru, ihtiyacın olan kaynak kısa çalışma ödeneğinde’ çağrısıydı. Ancak aynı bildiri üretim ve üretim kapasitesinin korunarak, üretmeye devam etmek, istihdamı korumak amacını da taşıyordu. Üretim kapasitesinin korunarak üretime devam edilmesinin anlamının ne olduğu oldukça açıktır.

Halk sağlığının tehdit altında olduğu böylesi bir dönemde işçilerin ve genel olarak toplumun sağlığının güvence altına alınması için Umumi Hıfzısıhha Kanunu etkin bir şekilde uygulanmalıdır. Gönüllü karantina uygulayamayacak kesimler de gözetilerek zorunlu karantinanın uygulanması için Anayasamızın devlete verdiği görevler yerine getirilmelidir. Dezavantajlı grupların sorunlarının çözümü, vicdani sorumluluk olarak yardım yapan ünlülere, gruplara bırakılmamalıdır.

Covid-19’la mücadelede en etkin yöntemin sosyal izolasyon olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Halk sağlığı için sosyal izolasyonun toplumun tüm kesimleri tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi için ise çalışanların iş ve gelir güvencesi sağlanmalıdır.

Hayatını devam ettirmek için çalışmak zorunda kalan işçilerin önerilen sosyal izolasyonu ne şekilde uygulayacağına yönelik bir tedbir bulunmamaktadır. İşçi sınıfının Covid-19’a karşı bağışıklık geliştirdiğine yönelik herhangi bir bilimsel bulgu yoktur. Sadece işçileri değil ailelerin sağlığını da riske atan çalışma zorunluluğu karşısında sosyal devlet olmanın getirdiği yükümlülükler daha fazla vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir.

Çalışanlar için alınması gereken temel tedbirlerin başında gelir ve istihdam güvencesi gelmektedir.  Zira virüsün ekonomik ve sosyal etkileri en çok işçi sınıfı tarafından hissedilecektir. Gelir korumasının ve istihdam güvencesinin olmadığı bir durumda çalışanlar hastalığının farkında olmadan, kendileriyle beraber ailelerinin sağlığını da riske atabilecektir.

Krizle mücadelede İşsizlik Sigortası Fonu’nun etkin kullanımı zorunludur. İşçilerin işsizliğe karşı güvencesi olan bu fonda 131 milyar Türk Lirası’nı aşkın bir kaynak bulunmaktadır. DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR)’nin Covid-19 ile Mücadele ve İşsizlik Sigortası Fonu adlı raporunda[6]; fonda bulunan kaynakların bir bölümü kullanılarak 3 ay boyunca 15 milyon işçiye asgari ücret düzeyinde destek sağlanabileceği belirtilmiştir. Yine aynı raporda fon giderleri için işsizlik ödeneğine ayrılan payın yüzde 28’i, işverenlere yapılan teşvik ödemelerinin ise fon giderlerinin yüzde 44’ü olduğu ifade edilmiştir. İşsizlik sigortası fonunun işsizlik ödeneğine ayrılan payının yükseltilmesi gerektiği ortadadır. Covid-19 krizi sebebiyle işsiz kalan kişilerin hiçbir şart aranmaksızın yararlandırılması gerekmektedir. Fondaki kaynakların kullanılmamasının bir sebebi fonun iç borçlanma aracı olarak kullanılması sebebiyle kaynakların devlet tahvillerine yatırılmış olmasıdır. Burada kârlılık gibi unsurların düşünülmeden fondaki kaynağın gerçek sahiplerine aktarımı gerekmektedir.

Toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bu virüs karşısında çalışma hayatının işleyişi için her düzeyde sosyal diyalog mekanizmaları etkin hale getirilmelidir. Yapılan düzenlemelerin ileride oluşturacağı yıkıma karşı işçilerin korunması için tüm taraflar iradelerini ortaya koymalıdır.

Covid-19 ile mücadelede şüphesiz kamusal kaynaklar gerekiyor. Bunun için hızla etkin bir servet vergisi uygulaması getirilmelidir. Türkiye’de ciddi bir servet eşitsizliği bulunmaktadır. En zengin yüzde 1’lik kesim toplumsal servetin yüzde 42,5’ini; en zengin yüzde 5, toplumsal servetin yüzde 61ini elinde tutuyor.[7] Yapılması gereken servetin yüzde 1’lik kesimden topluma dağıtımını gerçekleştirmektir.

Salgınla mücadele kapsamında 9 Nisan günü yeni bir yasa teklifi hazırlandı. Teklife göre işverenlerin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25 inci maddesinin birinci fıkrasının ikinci bendinde gösterilen sebepler dışında (ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri) haklı nedenle derhal fesih haklarını 3 ay boyunca kullanamayacaklardır. Kanun tasarısı buraya kadar oldukça iyi niyetli ve tam da krizle mücadelede gereken iş güvencesini sağlar niteliktedir. Ancak aynı tasarının devamında ‘birinci fıkra çerçevesinde fesih yasağı uygulanan hallerde işveren işçiyi ücretsiz izne ayırabilir’ hükmü düzenlemenin amacıyla çelişki içermektedir. Bu düzenlemeyle 15 Mart 2020 tarihinden itibaren ücretsiz izne ayrılmış ve bundan sonra ayrılacak işçiler ile işsiz kalanların günlük 39,24 TL ile İşsizlik Sigortası Fonundan yararlandırılmaları da amaçlanmaktadır. Kısa çalışma ödeneğinin kullanımını da sınırlayacak olan bu düzenleme ile işçilerin yaşayacağı gelir kaybı ortadadır. Kısa çalışma ödeneğinden faydalanılması halinde 1.752,00 TL ödeme yapılacakken, bu uygulamayla 1.177,00 TL ödenmesi planlanıyor. Asgari ücretin dahi işçilerin insanca yaşamak için gereken seviyenin altında olduğu düşünüldüğünde, söz konusu miktarların yetersizliği açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu yasa tasarısı hayata geçerse İş Kanunu’nun ücretsiz izin uygulamasını işçinin yazılı rızasına bağlayan hükmü de askıya alınacaktır. Bu tasarıya karşı DİSK ‘Ücretsiz İzne ve Sefalet Ödeneğine Hayır’[8] açıklaması yapmıştır.

Bu süreçte sendikalara ciddi sorumluluk düşüyor. Örgütlenmenin, dayanışmanın en önemli ihtiyaç olduğu salgından önceki dönemde de ortadaydı. Ancak bu dönem işçilerin iş güvencelerine, sendikalı olan işçiler için ise sendikal özgürlüklerine ciddi darbe vuran düzenlemeleri de beraberinde getirdi.

İstihdam edilenler içinde en savunmasız kesim olan örgütsüz, atipik çalışanların olduğu kuşkusuzdur. Sendikalar bu sürecin sonunda artan esnek çalışmalar ve atipik çalışanlar konusunda da toplu sözleşme masalarında mücadele vermelidir. Toplu iş sözleşmelerinin kapsamı genişletilerek bu işçilere karşı da koruma getirilmelidir.

Toplu iş sözleşmeleri ile esnetilen telafi çalışma uygulamalarına sınırlandırmalar getirilmelidir. İş sağlığı ve güvenliği kurulların etkin işleyişi ve denetimi sağlanmalıdır.

Krizle mücadelede halk sağlığı, toplum yararı öncelikli amaçlar olmalıdır. Dünyada bu salgınla mücadele eden ülkelerin tecrübelerinden de faydalanılarak adımlar atılmalıdır. Sosyal devlet olmanın gerekleri yerine getirilmelidir. Kendi OHAL’ini ilan edemeyen düşük gelirli gruplar da gözetilerek evde kal çağrısı yapmak yerine evde tutmak için gereken güvenceler sağlanmalıdır.

 

 

[1] Baldwin, R. Ve B.W. Di Mauro 2020. Economics in the Time of Covid-19. CPR.

https://voxeu.org/content/economics-time-covid-19

[2] http://disk.org.tr/2020/03/kuresel-arastirma-coronavirus-ve-isciler/

[3] http://disk.org.tr/2020/04/disk-ardan-covid-19-salgini-doneminde-sendikalasma-arastirmasi/

[4] https://www.birgun.net/haber/turkiye-evde-kalsin-ama-isciler-olsun-mu-294927

[5] http://disk.org.tr/2020/04/7-acil-onlem-imzacilari-hukumeti-bu-onlemleri-almaya-cagiriyor/

[6] http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2020/03/Covid-19-ve-Isizlik-Sigortasi-Fonu.pdf

[7] https://www.birgun.net/haber/koronavirusle-mucadele-icin-15-politika-onerisi-simdi-sosyal-devlet-zamanidir-292773

[8] https://www.evrensel.net/haber/401765/diskten-ucretsiz-izin-taslagina-tepki-ucretsiz-izne-ve-sefalet-odenegine-hayir