RSS Beslemesi Yazılar Yorumlar

Nüfus ve Göç .

Kaçar-göçer bir yaşamın çocukları…

Taner AKPINAR*

Küresel ısınma, buzulların erimesi, çevrenin tahribatı, bazı canlı türlerinin tükenmesi, atom bombaları, olası nükleer savaşlar, genetiği ile oynanmış gıdalar, salgın hastalıklar gibi dünyanın karşı karşıya bulunduğu büyük tehlikelerden dem vurulup kıyamet koparılmaktadır. Medyanın da yardımıyla, bu tehlikelere karşı bir bilinç aşılanmaya çalışılmaktadır.

Bunların hepsi de gerçekten insanlığın geleceği açısından büyük tehditlerdir ve bu tehditler küresel ekonomik düzenin fiziksel doğaya karşı hoyratlığından ileri gelmektedir. Bununla birlikte yine de en büyük tehdit bu sayılanlardan hiçbirisi değildir. Nedir o zaman bunlardan daha büyük tehdit oluşturan? En büyük tehdit, küresel ekonomik düzenin çocuklar üzerinde yarattığı tahribattır. Şu örnekler bu tahribatın boyutlarını anlamamıza yardım edebilir:

Yazının Devamı »

Nüfus ve Göç .

Almanya`daki üçüncü nesil göçmen çocuklarιn genel durumu

Yazan: Basri Aşkın, Araştırmacı-Almanya

  1. Giriş

Almanya geçtiğimiz yarιm asιrda önemli bir göç ülkesi haline gelmiştir.1 Bu durumu en iyi eğitim sistemi kanıtlamaktadır: 0-18 yaş grubunda her 3 kişiden biri göçmen kökenlidir. Almanya’da göçmen gençlerin çoğunluğunu ikinci ve üçüncü nesil göçmen çocuklarι oluşturmaktadır. 2008 yılı itibarıyla 81 milyon olan Almanya nüfusunun % 19′u göçmen veya göçmen kökenlidir.2 Bunlarιn içerisinde en büyük paya  % 17,7 ile Türkler sahiptir.3 Doğu Avrupa’dan göç eden Alman asıllılar da dahil olmak üzere 15 milyon göçmen belli derecelerde entegrasyon sıkıntısı çekmektedir.4 Genelde sorgulanan konulardan birisi göçmen çocuklarιn Alman toplumuna entegrasyonunu sağlamak için ne yapιlmasι gerektiğidir. Peki nedir Almanya’daki göçmen çocuklarιn durumu ve sorunları? Işte bu yazıda Almanya’daki göçmen çocuklarιn durumuna ve sorunlarına değinip, sorunların çözümüne yönelik alınan bazı tedbirleri ve önerileri açıklamaya çalışacağım.

Yazının Devamı »

Nüfus ve Göç .

GÖÇ OLGUSU, HEMŞEHRİLİK ÖRGÜTLERİ VE ULUS DEVLET

A.Gürhan Fişek

Türkiye, farklı kültürlerin birarada yaşamasının hem zenginliğini, hem de engellerini birlikte yaşamaktadır. Bunda bir ulus devlet olarak bütünlüğünü koruma kaygısının da büyük etkisi vardır. Buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu döneminde çok daha geniş bir coğrafyada çok değişik kültürlerin, birarada yaşaması söz konusuydu. Ama devleti tehdit etmedikleri için onlara aldırış eden olmamıştı (Ermeni çeteleri, Balkan ve Celali ayaklanmaları dışında).

Türkiye, kuruluşuyla birlikte tüm bu zengin kültürlerden tek bir ulus yaratmayı denedi. Bunu büyük ölçüde de başardı. Ama daima, bu ulusun zemininde, kültürel farklılıkları duyarlılıkla koruyan ve dayanışma içerisinde olan sosyo-kültürel kümeler (hemşehriler) varlıklarını korudular.

Ulus devlet, ekonomik, sosyal ve siyasal yönden güçlü oldukça, hemşehrilik bağları gücünü en düşük düzeyde tuttu; ama ulus devlet zayıfladıkça, hemşehrilik bağları ve örgütlenmesi gücünü arttırdı. günümüzde her adımda bir hemşehrilik derneği ile karşılaşılması; hatta bunların federasyonlar oluşturması; çoğu insanın tanışırken birbirlerine “Nerelisin?” diye sorması bunun en önemli kanıtıdır.

Yazının Devamı »

Birey ve Toplum .

Çocuk Suçluluğu’nda Öncü Çalışmalar ve İki Doktora Tezi (Dr. Hicri Fişek ve Dr. Naci Şensoy)

Çocuk Suçluluğu’nda Öncü Çalışmalar ve İki Doktora Tezi

(Dr. Hicri Fişek ve Dr. Naci Şensoy)

Prof. Dr. A. Gürhan Fişek

Arş. Gör. Can Umut Çiner

Arş. Gör. Taner Akpınar

ÖZET

İki dünya savaşı, bir büyük ekonomik bunalım, toplumun en incinebilir kesimi olan çocuklar üzerinde derin yaralar açmıştı. Erişkinlerin suç oranlarındakinden daha fazla çocuk suçluluğunda artış görülmüştü. Bu çocukların dramı ile en çok karşılaşan, sorunları ile yüzyüze gelen hukukçular olmuştur. Üniversite çevrelerinden savcı-yargıçlara kadar hukuk çevrelerinde, özellikle 1954 öncesi dönemde bir çok çalışma yapılmış ve yazı yazılmıştır. Bunlar içerisinde iki büyük anket ve iki doktora tezi dikkati çekmektedir. Bu yazı, bu çabaların anısına, bunları anımsatma amacıyla yazılmıştır.

Bu yazı, amcam Prof. Dr. A Hicri Fişek’in anısına hazırlanmıştır. Büyüklerimizden bize aktarılan en önemli anının bilimsel düşünme ve bilim insanının saygınlığı olduğuna inanıyorum. Bilim insanı olmaya özendirmenin babadan oğula, amcadan yeğene, öğretmenden öğrencisine geçtiğine ve akademik yaşamımız için vazgeçilmez bir öge olduğunu düşünüyorum. A.G.F.

1948 yılı hem insan hakları ve hem de çocuk hakları mücadelesinde bir dönüm noktası…Birleşmiş Milletler tarafından büyük çabaların ve zorlukların ardından “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” yayınlanıyor.

Yazının Devamı »

Sosyal Hekimlik .

SAĞLIKTA SOSYALLEŞTİRME: “GENEL” İLE “YEREL”İN ÖNEMİ

SAĞLIKTA SOSYALLEŞTİRME: “GENEL” İLE “YEREL”İN ÖNEMİ1

Dr. Can Umut Çiner2

Prof. Dr. A. Gürhan Fişek3

Giriş

Türkiye’de sağlık hizmetlerinin yurt düzeyinde eşitlikçi bir biçimde sağlanması için 1960’ların başında uygulamaya konulan yaklaşım pek çok incelemeye konu olmuş, bu çalışmalarda sağlık yönetiminin ve politikasının bu dönemi diğer dönemlerden keskin bir biçimde ayrılmıştır. Sağlığın sosyalizasyonu4, 1960’lı yılların planlı kalkınma yaklaşımı ile birlikte düşünülmesi gereken bir konudur. Buna göre, planlama, ulusal kalkınmanın en temel aracı olarak tanımlanmıştır. Bu yaklaşımın ilk meyvesi 30 Eylül 1960 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması olmuştur. DPT’nin kurulmasıyla, kapsamlı planlama (comprehensive planning) anlayışı uygulamaya konulmuş, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çalışmaları başlatılmıştır.5 Bu dönemde toprak reformu, vergi reformu, Kamu İktisadi Teşebbüslerinin yeniden örgütlenmesi, eğitim, insangücü planlaması ve sağlıkta sosyalleştirme konuları öne çıkmıştır.6

Yazının Devamı »

Sosyal Hekimlik .

Sağlıkta Ticarileşmenin İki Hedefi : Sağlık Ocakları ve İşyeri Hekimlikleri

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Türkiye, iyi günler de gördü; her zaman, basiretsiz ve çıkar gruplarının etkisi altında kalan yönetimlerle yönetilmedi. Tersine öngörüsü olan ve insan odaklı politikalarını uygulayacakları araçları çok iyi seçen ve bir ülkünün peşinden giden yönetimlerle de yönetildi.

İşte işyeri hekimlikleri (1930) ve sağlık ocakları (1961), böylesi dönemlerin bize bıraktığı birer miras. Bu iki kurumun, Cumhuriyet’in anıt kurumları arasında sayılması yadırganmamalıdır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu döneminde, böylesi “halkçı” yaklaşımla yönetilen sağlık birimlerine rastlamamaktayız.

Ortak özellikleri :

  1. Sağlık mevzuatımızın iki başyapıtı ile uygulamaya konuldular.

İşyeri hekimliklerinden ulaşılabilen ilk örnek 1908 yılında yabancı şirketler tarafından işletilen demiryolları işletmelerinde ve yalnızca burada çalışan memurlar için işyeri hekiminin görev yapmasıdır (1). Cumhuriyet sonrası, bu uygulamanın, zorunlu kılınması ve yaygınlık kazanması için, Genel Sağlığı Koruma Yasası’nın -Umumi Hıfzıssıhha Kanunu- (1930 tarih ve 1593 sayılı) beklenilmesi gerekti. İşyeri hekimliklerinde temel yaklaşım, çalışma alanlarının odak olarak alınmasıdır.

Sağlık ocaklarına, farklı adlar altında da olsa, ulaşılabilen ilk örnek, 1871 yılında ortaya konulan memleket hekimlikleri ve onu izleyen hükumet tabiplikleri uygulamasıydı. Bunlar, koruyucu hekimlik felsefesi temelli değillerdir. Buna karşın, Ankara-Etimesgut’ta Dr.C.Or tarafından uygulanan çalışma (1936), çağdaş anlamda ilk basamak sağlık hizmetlerinin ilk habercilerindendi. Bu örneklerin, kavramsallaştırılması, bir model olarak sunulması ve ülke çapında yaygınlaştırılması için, 1961 yılının, 27 Mayıs 1960 sonrası geliştirilen sosyal politikanın yüceltildiği dönemin beklenilmesi gerekti. Bu dönemde hazırlanan ve uygulamaya konulan, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Yasa’nın (1961 tarih ve 224 sayılı) temel yaklaşımı, yaşama alanlarının odak olarak alınmasıdır.

Yazının Devamı »

Küreselleşme Sergisinden Tablolar .

Post-Modern Dünyamızın Yeni Ruh Hali : Rengi Kırmızı, Adı Şiddet

Umur Aşkın

İnsanlar birbirlerini yalnızca yararlı nesneler gibi görüyorlar; her biri ötekini sömürüyor ve sonuç şu ki, güçlü güçsüzü ayağının altında eziyor. (…) zayıf çoğunluğa, yoksullara, varlığını sürdürmesi için çok az şey kalıyor.i

Yaşanan ve yaşadığımız yüzyıllara bir renk verseydik, hiç kuşkusuz post-fordist üretim biçimi ve birikim rejiminin egemen olduğu, liberal iktisat politikalarının uygulandığı; hızlı sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümlerin ve değişimlerin gerçekleştiği; yoksulluğun, adaletsizliğin ve dışlanmışlığın hiç olmadığı kadar arttığı; küreselleşme çağı olarak nitelenen 20. ve 21.yüzyıllara, tehlikenin ve tahribatın simgesi, iştah açıcı, tansiyonu yükselten, trafik ışıklarında ‘dur’ sinyali olarak kullanılan ve akıtılan kanların rengi kırmızı uygun düşerdi.

Yazının Devamı »

Sosyal Politika .

Sosyal Ekonomi – Önsöz

(Prof.Dr.Cahit Talas – Sosyal Ekonomi – S Yayınları, 1976 Ankara.)

Pek az şey, sosyal adalet kadar toplumların huzuru, insanların birbirlerini sevmeleri ve karşılıklı saygı içinde yaşayabilmeleri için etkili olabilir. Bunun gibi her alandaki insanlarının ve hürriyetlerinin ve demokrasi ilkelerinin toplumlar tarafından benimsenmeleri, korunmaları, yaşayıp gelişmeleri de sosyal adaletin desteğini sağlamaksızın sayısız güçlüklerle karşılaşır.

Türkiye uzun bir tarih tecrobesinden sonra çoğulcu bir demokratik düzeni benimsemiş ve çeyrek yüz yılı aşan bir süredenberi demokratik yaşam, halkın gelenekleri ve siyasal tercihleri içine yerleşmiştir. Bu çoğulcu siyasal demokrasinin, sağlam temellere dayanabilmesinin, ancak, ona sosyal ve ekonomsal bir içerik vermekle mümkün olabilecegini, kendisinin ve başka ülkelerin geçirmiş ve geçirmekte oldukları tecrübelerle anlamış olduğundan, 1961 Anayasamıza sosyal devlet ilkesini koymuş ve devlete sosyal barışı ve adaleti gerçekleştirecek her türlü tedbirin alınmasını bir görev olarak vermiştir. Sosyal devleti hukuk devleti ile de çerçevelemiştir. Çünkü, onu, ne demokrasiden, ne de sosyal hukuktan ayrı olarak olarak düşünmeğe imkan yoktur.

Yazının Devamı »

Küreselleşme Sergisinden Tablolar .

Küresel Saldırı Karşısında Ulusal Devlet ve Sendikalar

Prof.Dr.Alpaslan Işıklı

İçinde yaşadığımız zaman diliminde hiçbir toplumsal sorun düşünülemez ki kendisini giderek yoğun bir biçimde çerçeveleyen küreselleşme olgusundan bağımsız bir biçimde ele alınıp incelenebilsin. Ancak, küreselleşme günümüzün bir gerçekliği olmakla birlikte, onun insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde de ortaya atılmış bir özlem, hatta bir gerçeklik olduğunu söyleyebiliriz.

Bir bakıma, bütün dinler, insanlığın ve yeryüzünün sorunlarına mevcut siyasal sınırları tanımayan bir bütünlük içinde çözüm aradıkları için -paradoksal olarak gerçekte bazı derin ayrılıkların nedeni olmalarına karşın- bir tür küreselleşme öğretisini yaymaya çalışmışlardır.

Yazının Devamı »

Sosyal Hekimlik .

SAĞLIK VE DEMOKRASİ

Prof.Dr.Nusret H.Fişek
2 Haziran 1990
Sağlık Meslek Birlikleri Danışma Kurulu Başkanı
ve Türk Tabipleri Birliği Genel Başkanı

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 47 Yıl : Kasım Aralık 1999

Kişilere sağlıklı bir yaşam sağlayabilmek için sağlığı ilgilendiren tüm faktörleri, olumlu yönde geliştirmek gerekir. Bu faktörleri sağlığı doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen hizmetler olarak iki grupta ele almak olasıdır. Doğudan etki yapan faktörler kişilerin sağlığının korunmasına, hastaların tedavisine ve sakatların rehabilitesine yönelik önlemlerdir. Sağlığın korunması da kişiye ve çevreye yönelik önlemlerden oluşur.

Yazının Devamı »

Sosyal Dışlanma .

Sosyal Dışlanmaya Kuramsal Yaklaşımlar

Onur Sunal

Yoksulluk ve fakirliğin tarihi, insanlık tarihi kadar eski olsa gerek. Çünkü topluluk halinde yaşadığı bilinen ilk insanlar arasında bile temel gereksinmelerini karşılamak konusunda daha şanslı olanlar ve daha zor durumda olanlar hep var olmuştur. Ancak fakirlik ve yoksulluk gibi kavramlar, özellikle sanayi devrimiyle birlikte, toplumda sınıflar arası servet, gelir dağılımı ve yaşam koşulları açısından büyük uçurumlar oluştuktan sonra dikkat çekmeye başlamıştır. İster siyasal ister sosyal ister iktisadi, ne nedenle olursa olsun, yığınlarla insanın çok zor koşullar altında yaşaması ve sefalete mahkum olması, diğer taraftaysa sayıca küçük bir azınlığı oluşturan grubun büyük bir zenginlik ve refah içinde yaşıyor olması, doğal olarak tepkilere neden olmuştur. Ve bu, özellikle batı Avrupa ülkelerinde örgütlü hareketlerin başlamasını tetiklemiştir. Birçok karşı koymaya, sınıfsal ve ideolojik mücadeleye karşın, liberal ekonomik sistem 19 ve 20’nci yüzyıllar boyunca bir taraftan büyük bir zenginlik ve refah yaratırken diğer taraftan da milyonlarca insanı açlık ve sefalete itmiştir. Bu gelişmeler farklı ülkelerde farklı şekillerde kendini göstermiş ve genel olarak sosyal, siyasal ve iktisadi haklardan ve varlıklardan yoksun olan insanlar, sosyal devlet kavramı ve uygulama alanı genişledikçe daha büyük bir ilginin odağı haline gelmişlerdir.

Yazının Devamı »

Sosyal Dışlanma .

SOSYAL DIŞLANMA SORUNSALINA TÜRKİYE DÜZLEMİNDE GELİŞTİRİLEN MODEL UYGULAMALAR: FİŞEK ENSTİTÜSÜ ÇALIŞAN ÇOCUKLAR BİLİM ve EYLEM MERKEZİ VAKFI FAALİYETLERİ (26.11.2005, İstanbul)

Dr.Şenay Gökbayrak

1.Sosyal Dışlanma Kavramı ve Özellikleri:

Sosyal dışlanma kavramının, Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunlar çerçevesinde, sosyal politika literatürüne 1990’lı yılların sonundan itibaren hızlı bir giriş yaptığı görülmektedir. Sosyal dışlanma kavramı üzerinde, kavramın tam olarak ne ifade ettiği, zaman ve mekan bağlamında gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlar için evrensel bir geçerliliğe sahip olup olmadığı yönünde tartışmalar sürmekte ve yakın bir gelecekte de bu tartışmaların sona ermeyeceği görülmektedir. Bu tartışmaların temelinde ise, sosyal dışlanmanın Avrupa kökenli bir kavram olarak ortaya çıkışının etkisi büyüktür. Kavram, Avrupa yaşanan ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimler karşısında sosyal korumaya olan gereksinimde ortaya çıkan artış ve çeşitlenme karşısında, sosyal devlet anlayışında ortaya çıkan değişime uygun olarak bir çözüm yolu bulma isteğinin bir ürünüdür(Pasif kullanımdan, aktif katılıma geçiş). Bu bağlamda AB’de kurumsal düzlemde, sosyal dışlanma ile mücadele (sosyal içerme) Amsterdam Antlaşması( 136-137 mad.) Birliğin amaçları içinde yer almış, 2000 Lizbon Stratejisi ile de 2010 yılına kadar yoksulluğun ortadan kaldırılması aba amacı ekseninde, sosyal içerme; sürdürülebilir ekonomik büyüme, daha çok sayıda ve kaliteli iş ile sosyal bütünleşmede önemli bir unsur olarak kabul edilmiştir. Bu uzlaşı sonrası, ye devletlerin sosyal içerme stratejilerinde koordineli hareket etme anlamında görüş birliğine varılmıştır. 2003 yılında Avrupa Komisyonu, Lizbon stratejisini güçlendirme bağlamında, sosyal korumanın farklı boyutlarını bütünleştirme adına, sosyal içermeyi, emeklilik reformu, sağlık hizmetleri ve uzun dönemli sağlık hizmetlerinin sunumu ile birlikte ele alma stratejisine geçiş yapmıştıri. Her ne kadar sosyal dışlanma konusunda Türkiye’de resmi bir tanım olmamakla birlikte, Türkiye ‘de AB ‘ne aday ülke olma sıfatı ile

Yazının Devamı »

Nüfus ve Göç .

Yerleşikler ve Yeni Gelenler ya da Dışlanmışların Oluşumu

Dr.Mümtaz Peker

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 76 Yıl : Eylül Ekim 2004

Bu denemenin amacı; kente uyum sağlayamayan, kentsel bir işi ve geliri olmayan kent yoksullarının geleneksel ve modern dayanışma dışında kentte yeni bir yaşam biçimi sürdürmelerini tartışmaktır. Tartışmaya başlamadan önce iki kavramı açıklamak istiyorum.

Yerleşik vurgulamasını 1980 dönemi öncesinde değişik nedenlerle kente gelmiş ve geleneksel dayanışmacı ilişkiler ile kentte bir tutamak knoktası bulanlara yapıyorum. Geleneksel dayanışmacı ilişkinin özneleri olarak ”din ve aile” kurumlarını görüyorum. Ülkemizde sözkonusu tarihe kadar göçe katılanlar varış noktasında bu iki kurumun geliştirdiği geleneksel dayanışmacı ilişkileri “köken, hemşehri, bölge-yöre” bağlamında kullanarak kentte “kalkış noktası değerleri”ni başat kılmaya çalıştılar.

Yazının Devamı »

Sosyal Güvenlik .

Sosyal Güvenlikte Maskeli Reform ya da Üç Maymun Oyunu

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Her reform ya da yeniden yapılanma girişimi, geçmişin doğru ve cesur bir değerlendirmesi temelinde yükselmelidir. Eğer bu büyük bir titizlikle yapılmazsa, hem harcanan emekler boşa gider; hem de bir tren kaçırılmış olur.

Eğer bu reform bir sosyal güvenlik kurumunda yapılacaksa, ilk hedefin, sistemden yararlanan yurttaşların mutluluğu ve bu mutluluğun sürdürülmesi olarak seçilmesi gerekir. Bu hedefe ulaşmak için de, kurum gelir-gider dengesini düzeltilmesinin hedeflenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu oluşturan üçü dev sistemciğin (SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur), gelir-gider dengesi hep sorunlu olmuştur. Gelirler, giderlerin hep altında seyretmiş; açıklar o kadar artmıştır ki; bu açıklara KARA DELİKLER denmeye başlanmıştır.

Yazının Devamı »

Sosyal Güvenlik &Sosyal Hekimlik .

SOSYAL GÜVENLİK VE SOSYAL HEKİMLİK KAVRAMLARI ARASINDAKİ UYUM

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

“Herkes” bir gün “sosyal” güvenliğe gereksinme duyabilir. Keşke duymasa…

Bismarck’ın “önlem” yerine “tazmin”i öne çıkaran yaklaşımı artık çağ-dışı kaldı (Tıpkı “koruyucu hekimlik” yerine “tedavi edici hekimliği” öne çıkaran sağlık yaklaşımı gibi). Kolay değil, bu yaklaşım ortaya koyulalı tam 120 yıl geçti. 120 yıl önce mikroplar bilinmiyordu; aşı uygulamalarının düzeyi yetersizdi; hastalıkların önlenmesi konusunda deneyimler bugünkü denli zengin değildi. Ama zamanında bu yaklaşım da çok ilerici ilkeler içeriyordu. Sözgelimi bugün de geçerliliğini koruyan, sosyal güvenliğin, “muhtaçlık” temelinde ve “hayır” amacıyla yapılan bireysel bir eylem yerine; “gereksinme” temelinde “hak”kın verilmesi amacıyla yapılan bir hizmete dönüşmesi…

Maslow, kişilerin gereksinmeleri doğrultusunda hareket ettiğini ve ilk hedefinin fizyolojik gereksinmelerini (yeme,içme,barınma,sağlık vs) karşılamak olduğunu; bunu izleyen gereksinme basamağının ise bu hedefi güvence altına almak olduğunu ortaya koymuştur.

Yazının Devamı »

Birey ve Toplum .

Kentli Birey

Prof.Dr.Cevat Geray

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 52 Yıl : Kasım aralık 2000

Çağdaş akımlar, görüşler, büyük ölçüde de bireyin artık toplumda odak noktası olduğunu gösteriyor. Ama hangi birey ? Onun ilk adımını atmak gerekiyor. Ben, bireyin daha çok özgür ve bilinçli birey olarak konumlanmasını uygun görüyorum. O zaman da, bu bireyi tek başına ele almak değil,ş onun içinde bulunduğu küme, katman, sınıf ve daha geniş toplum ortamları içinde bireyi güçlü kılma ya da onun özgürleşmesini, bilinçliliğe ulaşmasını kastediyorum. Gerçekten bu çok önemli. Biz demokrasiyi aslında yaşayamıyoruz; çünkü bizler, demokrasinin gerektirdiği özgür ve bilinçli bireyleri yaratamadık. Yoksa bireyler güçlü olmalıdır ? Ama nerede, ne yaparken güçlü olmalı. Başkalarına zarar verirken, toplumu yanlış yerlere götürürken güçlü olmaları değil. Bilimle donanmış olması önemli, insanlığın toplumun yararına beynini kullanması önemli. İkincisi , usunu kullanıyor olması çok önemli. Bireyin kul, uyruk olmaktan çıkıp, demokratik toplumun bir üyesi olarak ele alınması gerekir. Bu toplum içindir ki beriyein özgürlüğü söz konusudur. Vaktiyle, bu özgürlükleri tanımlarken Bahri Savcı ve Muammer Aksoy, kamu özgürlükleri deyimini kullanırlardı. Devletin özgürlüğü değildi, kamu işyerinde bireyin rolünü alması ve o özgür,lükleri kullanması. Mümtaz Soysal da aynı görüşteydi, şimdi de yazılarıyla bunu gösteriyor.Tabii ki birey değil de, özgür bireyden yana olduğu için, aydınlanmadan yana olduğu için, karanlıklar güçler, Muammer Aksoy’u, Uğur Mumcu’yu, sevgili Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürdüler. Özgürleşmiş birey, bilinçlenmiş birey, kul olmaktan kurtulmuş yurttaş ve kenttaş olmuş birey önemli bizim açımızadan. O zaman bu birey, usunu kullanırken, toplumsal yaşama bilinçle katılması önemli. Aziz ağabey, “toplumun %60’ı aptaldır” derken, gerçekte bunların daha yurttaş olmadıklarını, birey olmadıklarını kastettiğini, sonradan,, birçok özel konuşmalarımızda açıklamıştı. Onun için, bizim akıllı olmamız gerekiyor; aklımızı kullanmamız gerekiyor; ama bunu yaparken tabii ki örgütlü biçimde bir araya gelmemiz gerekiyor. Bakın şimdi sevgili Nusret Fişek’in Vakıf içinde şurada bizleri toplaması, bir vakıfta yaşıyor olması, örnek oluşturuyor. Bu örneklik, bu bilinçlilik, bu duyarlılık, eğer toplum yararını, kendi yaşamından üstün tuttuysa ve bunun gereklerini yerine getiren kurumsallaşmalara gittiyse ve kurumlara sahip çıktıysa, o zaman yaşıyor. Güçlü kişiler böyle yaşıyor. Herkes bir Nusret Fişek olamaz; ama hiç değilse Cumhuriyetin istediği demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin istediği demokrat bireyler olmalı. Ayrıca kurumlar da çok önemli.
Yazının Devamı »

Sosyal Hekimlik .

SAĞLIK MESLEK BİRLİKLERİ DANIŞMA KURULU’NUN
II. SAĞLIK KURULTAYI’NA SUNULAN RAPORU

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 47    Yıl : Kasım Aralık 1999

2-3 HAZİRAN 1990

Sağlık Meslek Birlikleri Danışma Kurulu, 4 meslek birliğinden oluşmaktaydı. Bunlar Türk Eczacıları Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği idi. 1988 Kasımında biraraya gelen bu örgütler, uzun erimde bütünleşmeyi amaçlayan, bir Danışma Kurulu çatısı altında ortak eylemler gerçekleştirmeyi kararlaştırmışlardı. *

25-26 Şubat 1989’da toplanan I.Sağlık Kurultayı’nın 3 ana teması, “Ulusal Sağlık Politikası”, “Ulusal İlaç Politikası” ve “Özlük Hakları ve Sendikalaşma” idi.

Yazının Devamı »

Sosyal Hekimlik .

SOSYAL BARIŞIKLIĞIN TUTKALI : SAĞLIK

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Yeni Türkiye Dergisi Sağlık Özel Sayısı  s. 312-320  Yıl: 2001

Tek tek hastalara bakmanın getirdiği çok önemli bir risk vardır; o da ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırmaya benzer. Hastalar ve yakınları sizi sürekli olarak kendi özel alanlarına çekmeye, acılarını paylaşmaya ve dertlerine birey düzeyinde çareler ürettirmeye çalışırlar . Kendileri açısından son derece haklı olan bu durum, olayın toplumsal boyutunu gözden kaçırmamıza neden olmamalıdır.

Ancak sağlıklı insan, sağlıklı ilişkiler kurar. Hasta ve yakınının tüm düşüncesi, “yakıcı” olan kendi hastalıkları üzerinde yoğunlaşmıştır. Sözgelimi, bir hastanın “ülkenin sağlık hizmetleri sunumunun uzun erimli etkinleştirilmesi programı” ile uğraşacak ne hali vardır; ne de bekleyesi. Bu işle ancak sağlamlar uğraşır. Sağlık alanında kafa yoracak ve planlama + eylem sürecine katılacak “sağlıklı” birey sayısının fazlalığı başarıyı etkileyecektir.

Yazının Devamı »

Küreselleşme Sergisinden Tablolar .

BAĞIMSIZLIK ve KÜRESELLEŞME

(Korkut Boratav ve Sedat Işık’la söyleşi)

(Özetleyen Onur Kovancı)

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 65    Yıl : Kasım Aralık 2002

Yeni dünya düzeni veya daha yaygın kullanımıyla ‘küreselleşme’ terimi günümüzde çok sık kullanılan bir kavram oldu. Ancak kavramı kullananların kavramdan aynı şeyi anladıkları kesin değil. Kavramdan kimin ne anladığı gözleri bağlı birinin bir fili hortumundan tutarak onu tanımlama çabasına benzetilebilir. Küreselleşme, ekonomik ve sosyal anlamda ulus devletlerin refah seviyelerinde bir artışa mı yoksa gelir dağılımının gelişmiş ülkeler yararına bozulmasına mı neden olmakta? Küreselleşme, tüm toplumsal katmanların bilgiye ve teknolojiye ulaştığı küresel demokratik bir köyün mü yoksa George Orwell’in ‘1984’ isimli kitabında dünyaya hükmeden o ‘büyük birader’in yaratıcısı mı? Aynı kavramdan bu şekilde farklı sonuçlara ulaşma çabası daha da sürdürülebilir. Bunun arkasında büyük ölçüde küreselleşmenin beraberinde getirdiği ekonomik ve sosyal değişimin toplumsal katmanları farklı düzeylerde etkilemesi yatmaktadır. Günümüzde bu etkinin çeşitli yapısal uyum programlarıyla yeni dünya düzenine dahil olmaları istenen gelişmekte olan ülkeler üzerinde derinden hissedildiği de bir gerçek. Ulusal olan her şeyin olumsuzlandığı günümüzde bir kavram var ki hala önemini korumaya devam ediyor. Bu, günümüzde gelişmekte olan ülkelerin birçoğundan terk etmesi istenen ulusal bağımsızlık konusudur. İşte küreselleşme ve bağımsızlık gibi önemli bir konuyu düşünce atölyesinde iki değerli bilim insanın katılımıyla tartıştık. Prof. Dr. Korkut Boratav ve Prof. Dr Sedat Işık düşünce atölyesinde konunun önemli yanlarına ışık tuttu. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden söyleşiye katılan Prof. Dr. Sedat Işık konuşmasına gelişmekte olan ulusların tarihte görülmemiş bir ikilem içinde bırakıldıklarını belirterek başladı. Buna göre gelişmekte olan ülkeler ya ulusal egemenliklerinden büyük ölçüde fedakarlık yapmak ya da ulusal egemenliklerini etkin bir biçimde kullanmak durumunda kalmaktadırlar. Prof. Sedat Işık bu konuda şu ifadede bulundu:

“Hiçbir dünya ulusu egemenliklerinden vazgeçmek ya da onu kullanmak ikilemi içinde değildirler. Tek seçenekleri vardır. O da egemenliklerine bütünüyle sahip çıkmaktır.”

Yazının Devamı »

Sosyal Politika .

PERŞEMBENİN GELİŞİ ÇARŞAMBADAN BELLİDİR.

Prof.Dr.A. Gürhan Fişek

Bugün yaşamak zorunda kaldığımız bir çok olumsuzluğun kökleri çok önceleri ya ipuçlarını vermiştir; ya da denenmiştir. Onun için, Türkiye’nin bugün yaşadığı kurumsal erozyonların “ansızın”, “hiç beklenmedik bir biçimde” ortaya çıktığını söylemeyelim. Sorgulamamız gereken iki şey var:

* Neden bugün başarılabiliyor ?

* Neden bu girişimler, bunca zaman yalnızca ertelenebildi de, bir daha çıkmamak üzere gömülemedi ?

Yazının Devamı »

Sonraki Sayfa »