Yarınlar mı İnşa Ediliyor, Yoksa Bugünler mi Gasp Ediliyor?

Taner Akpınar

Mutlu yarınlardan, gelecekteki güzel günlerden dem vurulur hep. Bugün yoktur, gelecek vardır. Önemli olan gelecektir, her şey gelecek içindir. Bütün güzelliklere gelecekte ulaşacağızdır, bunun da bir bedeli vardır ve işte bu bedel de bugün katlanmak zorunda olduklarımızdır, bugün çektiğimiz çile ve meşakkattir. Güzellikler gelecekte yaşanmak üzere ertelendiği gibi, sorulacak hesapların da hep gelecekte sorulacağı söylenir: “Gün gelecek, devran dönecek falan-filan halka hesap verecek”.

Yarınlarda özlemini duyup, hayalini kurduğumuz güzelliklere kavuşup-kavuşamayacağımızı ya da bugünkü hesaplarımızı yarınlarda görüp-göremeyeceğimizi bilmek için herhalde kahin, büyücü vb olmaya gerek yok. Bugün geleceğin kuruluş aşaması ise geleceğe dair umut beslemek için gerçekçi nedenlerimiz olduğu söylenemez.

Çocukların yaşadıklarına bakarak umut beslemek nasıl mümkün olabilir ki !

Zor Durumda Kalan Üniversite Öğrencileri

BÜYÜTEÇ

( Özlem Bak, Guldauryen Manakhmyet, Emre Parlak, Sabriye Tamol, Ömer Yelli
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri öğrencileri )

Zor durum değişken bir kavramdır. Herkes için aynı anlamı taşımadığı gibi, herkesin zorluklar karşısındaki davranışı da aynı olmuyor. Üniversite öğrencilerine yönelik uyguladığımız soruşturmalarda, bir yandan okullarında tutun uğraşı veren öğrencilerin bir yandan da öğrenim-dışı etmenlerle yüzyüze olan mücadelelerine açıklık getirmeye çalıştık.

Öğrencilerin kendi sorunlarına yaklaşımları …
Her şeyden önce, “sosyal güvenlik” diyebileceğimiz şemsiyenin çok dar ve öğrencilerin zor durumlarını kapsamaktan çok uzak olduğunu gördük. Çünkü, sosyal güvenliğin, yalnızca hastalanıldığında akla gelmesi ve herkesi kapsamaması kanıksanmıştır.

Küreselleşme, Neo-Liberal Politikalar ve Sosyal Hizmet (ler)

Hakan ACAR*

Giriş: Bir Süreç ve Kavram olarak Küreselleşme
Küreselleşmeye ilişkin kuramlar son yirmi yıllık zaman diliminde formüle edilse de (Albrow, 1997; Axford, 1995; Delanty, 2000; Featherstone, 1990; Jameson, 1998; Robertson, 1992; Waters, 1995 akt: Ahmadi, 2003: 16) küreselleşmenin yeni1 bir kavram olmadığı konusunda fikir birliği bulunmaktadır (Dickens, 1992, akt: Ahmadi, 2003: 16). Yüzlerce yıldır, ekonominin, politikanın, bilginin ve kültürün küreselleşmesi süreci eş zamanlı olarak devam etmektedir2. Ancak, küreselleşme kavramına yüklenen anlamlar farklılaşmakta ve kavramın doğası, tanımlama zorluğu yaşanmasına neden olmaktadır. Bunun en temel nedeni, ideolojilerin ve toplumsal koşulların küreselleşmeye bakışı doğrudan etkilemesidir. Küreselleşme, “farklı insanların, ekonomilerin ve politik süreçlerin küresel düzeyde bütünleştiği” bir süreci ifade etse de (Midgley, 1997: xi) kültürün, politikanın ve bilginin küreselleşmesinden daha çok ekonominin küreselleşmesi konusunun tartışıldığı açıktır.

Kentsel Değerler ve Kentlileşmek Üzerine Gözlemler

Aslıcan KALFA

Kentli olmak, mekânsal olarak kentlerde yerleşmek, yaşamak ve çalışmak anlamına gelmektedir. Ancak tüm bu koşullar, kentlileşme sürecinin yalnızca bir parçasıdır. Kentlileşme sürecinin tamamlanabilmesi için, kentli değerlerin içselleştirilmesi gerekmektedir. Kentlileşmek, modern kentlerin sağladığı olanaklardan faydalanabilmek, kentsel bir forma uygun bir hayat sürmek anlamına gelir. Modernite kavramı, tüm kurumlarıyla birlikte kent yaşamı ile bağlantılı bir yapıya sahiptir.

Gerçek anlamda kentlileşmenin üç belirleyeni vardır: Bunlar, sosyal hakların kullanılması, mekânsal açıdan kentin kullanılması ve kentsel hizmetlerden faydalanılması ve kentsel tüketim kalıplarının benimsenmesidir. Sanayileşmenin Batı kentlerinde hız kazanmasıyla birlikte kitlesel üretim-kitlesel tüketim çarkının dönmesi, kentlerde formel istihdam olanaklarına sahip kesimlerin tüketim kalıplarını benimseyebilmesi ve bunu hayat tarzlarına yansıtmalarıyla mümkün olmuştur. Bu süreçte, kentli olmanın bir yüzü, modern kapitalist üretim biçimlerine uygun olarak üretilen ürünlerin tüketilmesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Kentli Hakları Çerçevesinde Kentleşme

Aslıcan KALFA

Kentli olmak, mekânsal olarak kentlerde yerleşmek, yaşamak ve çalışmak anlamına gelmektedir. Ancak tüm bu koşullar, kentlileşme sürecinin yalnızca bir parçasıdır. Kentlileşme sürecinin tamamlanabilmesi için, kentli değerlerin içselleştirilmesi gerekmektedir. Kentlileşmek, modern kentlerin sağladığı olanaklardan faydalanabilmek, kentsel bir forma uygun bir hayat sürmek anlamına gelir. Modernite kavramı, tüm kurumlarıyla birlikte kent yaşamı ile bağlantılı bir yapıya sahiptir.

Gerçek anlamda kentlileşmenin üç belirleyeni vardır: Bunlar, sosyal hakların kullanılması, mekânsal açıdan kentin kullanılması ve kentsel hizmetlerden faydalanılması ve kentsel tüketim kalıplarının benimsenmesidir. Sanayileşmenin Batı kentlerinde hız kazanmasıyla birlikte kitlesel üretim-kitlesel tüketim çarkının dönmesi, kentlerde formel istihdam olanaklarına sahip kesimlerin tüketim kalıplarını benimseyebilmesi ve bunu hayat tarzlarına yansıtmalarıyla mümkün olmuştur. Bu süreçte, kentli olmanın bir yüzü, modern kapitalist üretim biçimlerine uygun olarak üretilen ürünlerin tüketilmesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Sanayileşme, Yoksullaşma, Kentleşme ve Çevrenin Yoksunlaşması Döngüsü

Sanayileşme – Yoksullaşma – Kentleşme – Çevrenin Yoksunlaşması… Bu dört kavram arasında döngüsel bir ilişki vardır. Hangisinin daha önce çıkıp, diğerinin ortaya çıkmasına yol açtığı uzun uzun tartışılabilir. Bunun yerine, zamanımızı, bunların arasındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin çözülmesine harcamak daha yerinde olur.

Bu dört olgu arasında “gel-git” ilişkisi vardır. Sanayileşme bütün sorunları besleyen “ana” oldu. Sanayileşme yoksullukları derinleştirdi; bu kaçınılmazdı. Çünkü sanayiin gelişmesi için sermaye birikimine gereksinme vardı. Çoğunluk gelirinden yitirmeliydi ki, azınlığın elinde daha çok kaynak biriksin. Bir yandan küçük bir azınlık daha da zenginleştirilmekte, büyük çoğunluğun yoksulluğu artmakta… Artan yoksulluk ise, sanayi için daha düşük ücrete ve olumsuz koşullara hazır “yedek işçi ordusu” yaratmaktadır.

Türkiye’nin Nüfussal Dönüşümü Üzerine Bir Görüş

Türkiye’nin Nüfussal Dönüşümü Üzerine Bir Görüş

Mümtaz Peker, sosyolog

(Çalışma Ortamı Dergisi, Temmuz Ağustos 2016 Sayı: 147)

Nüfussal dönüşüm kuramı,1940’lı yıllarda beş evreli olarak ortaya atıldı, daha sonra üç evreli olarak benimsendi1. Kurama göre tarihte tüm toplumların uzun dönem olarak yaşadığı ilk evrede doğum-ölüm hızları çok yüksek olduğu için, düşük hızlı bir nüfus artışı gerçekleşti. İkinci evre, sanayileşmeye başlayan Avrupa ülkelerinde sağlık koşullarının iyileşmesi, yaşam standardının göreli olarak artması sonucu ölüm hızlarının düşmesiyle başladı. İzleyen yıllarda sağlık koşulları ile yaşam standardı doğurganlığı da azalma yönünde etkiledi. Doğum-ölüm hızlarındaki farklılıktan ötürü ikinci evrede nüfus en çok %1.2 düzeyinde artışını sürdürdü. Üçüncü evrede ise doğum-ölüm hızları arasında düşük düzeyde yeni bir denge kuruldu, nüfus artış hızı azaldı. Kuramın öngörüsüne göre bu evreden sonra doğum hızı, yaşlanan nüfustan ötürü artacak ölüm hızlarının altına inecek, göçe kapalı toplumlarda nüfus azalmaya başlayacaktı. Günümüzde nüfusun azalması, doğum-ölüm farkı olarak bazı Avrupa ülkeleri ve ABD için geçerli; fakat bu ülkeler uyguladıkları nitelikli nüfusu ülkelerine çekme politikaları ile nüfuslarının azalmasını şimdilik durdurmayı başardılar.

İstatistiklerle Çocuk-2014: Mızrak Çuvala Sığmamış

Umur Aşkın

Giriş Yerine…

2015’in Nisan ayında TÜİK, “İstatistiklerle Çocuk-2014” adlı istatistiki derleme çalışması yayımladı. Çalışmadaki veriler başka araştırma verilerinden damıtılarak, seçilerek düzenlendiği için yalnızca buzdağının görünen kısmını göstermektedir. Veriler, bir birey olarak çocukların herhangi bir durumuna, gerçekliğine ilişkin, ayrıntılı, incelikli değerlendirmeler yapılmasını sağlayacak açıklıkta değildir1. İstatistiki verilerdeki “bilginin doğruluğu, geçerliği ve güvenirliğinin yanı sıra bu bilgiden üretilecek politik kararların toplum yararına çözümler getirmesi temel ilke” (Peker, 2009) olmalıdır. Bu noktadan bakıldığında, TÜİK’in çalışmasında, Alpaslan Işıklı’nın özdeyişinde olduğu gibi “Mızrak çuvala sığdırılmaya çalışılmış.” Çalışmada, Birleşmiş Milletler’in (BM) Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nde2 (ÇHS) belirtilen hakların en temeli sayılan çocuğun bir birey olduğu ilkesinin pek de onaylanmadığı anlaşılmaktadır.

Türkiye’de Mülteci Çocuk Olmak

Türkiye’de Mülteci Çocuk Olmak

Damlanur TAT*

Eski dönem tarih araştırmaları ve çalışmaları daha çok bir olay veya durumun gerçekten geçmişte yaşanıp yaşanmadığı, yaşandıysa nasıl yaşandığı ile ilgilenmiştir. Akademik anlamda bu bakış açısı geçirdiği paradigma değişikliği ile bugün, bir olayın yaşanıp yaşanmadığının kesinliği ile ilgilenmekten çok bu olay veya durumun -gerçekten gerçekleşmemiş olsa bile- toplumda, siyasal alanda veya ekonomide yarattığı etkiyi ve buna bağlı değişimi odak almaya başlamıştır.

Bugün Suriye’de yaşananların daha iyi anlaşılması için iç savaşın nedenleri çok iyi araştırılmalıdır. Bu çalışmanın asıl hedefi başlı başına bu araştırmayı yapmak olmamakla birlikte; nedeni veya nedenleri ne olursa olsun, bu durumun öncelikle Suriye’yi, daha sonra da çevresindeki diğer ülkeleri etkilediği kabul edilmektedir. Bu çalışmada; öncelikle sığınmacı çocukların; sığınmacılar arasındaki dağılımı, Türk mülteci mevzuatının durumu ve sığınmacı çocukların Türkiye’de çocuk haklarının hangilerinden nasıl faydalanabildikleri birkaç örnek çalışma ile anlatılmaya çalışılacaktır. Daha sonra da durum toplumsal açıdan ele alınmaya çalışılacaktır.

Takke Düştü …

A. Gürhan Fişek

Takke düştü, kel göründü” sözü, bir şeylerin örtbas edilmesi için yapılanların, sonuç vermemesi ve “gizlenen”in farkedilmesini anlatır. AKP iktidarında, bu takke o kadar çok düştü ki… Ama bunu yapanlar, eğilip o takkeyi yerden almaktan bıkmadı.

İktidarın söz ve eylemlerindeki tutarsızlığın son örneği, kamu kesimindeki taşeron işçilerinin kadroya alınması “sözü”dür. “Kadroya alınacaksınız” dendiğinde, taşeron işçisi için memur güvencesine kavuşma ve emekli olana kadar iş, ekmek garantisi anlamına geliyor. Ama iktidar aynı şeyi kastetmiyormuş.

Her şeyden önce seçmece bir yaklaşım var.

Aslında Kaşınan Kim?

A. Gürhan Fişek

Bir varmış bir yokmuş. Dünyanın bir yerinde “başını kuma gömenler ülkesi” varmış. Bir tehlike gördüğünde ya da korktuğunda, hemen insanlar başlarını kuma gömerlermiş. Sanırlarmış ki, öyle yaparlarsa, canavar onları görmez, yanlarından geçer gider. Bazen düşündükleri gibi olurmuş. Onlar da sanırlarmış ki, canavar onları görmedi. Sevinirlermiş. Herkese kendileri gibi yapmalarını öğütlerlermiş. Zaten canavarın da istediği buymuş. Herkesin başını kuma gömmesini, yaptıklarını ettiklerini görmemelerini, kötülük kendilerine ulaşana kadar sessiz kalmalarını istermiş.

Böylece bu masal ülkesinde bir çok canavar yaratılmış. Bu canavarlardan birinin adı da “iş kazaları”ymış. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi.

2014 İş Kazalarının Maliyeti

A.Gürhan Fişek

Ülkemizde iş kazaları ve meslek hastalıkları ile ilgili, oldum olası, eksik bilgilerimiz olmuştur. Bunun başlıca nedenleri, kayıt dışı istihdam, gözden kaçırma çabası ve sosyal sigorta yasalarındaki tanımlarındaki sınırlılıklardır.

Kayıt dışı istihdam vs nedeniyle “ölüm” dışındaki iş kazalarıyla meslek hastalıkları kolayca gözlerden kaçırılabilmektedir. Sosyal güvenliğin kapsamı ve özellikle farklı kümelere (5510 sayılı yasa, madde 4-a,b,c), farklı normlar uygulanması da, kapsam konusunda önemli sınırlılıklar getirmektedir.

SGK istatistiklerinden söz ettiğimiz zaman, özünde yasanın 4-a olarak nitelenen ücret karşılığı çalışanlara (eski SSK), ilişkin iş kazaları ve meslek hastalıkları ile ilgili bilgilerle karşılaşmaktayız. Öte yandan, iş kazalarının görünür karakterine karşın, meslek hastalıklarının gizli ve yıllar sonra ortaya çıkabilen karakteri dolayısıyla, çoğu meslek hastalığı tanı konulmadan gözlerden kaçıp gitmektedir.

Bu yazımızda da, iş kazası istatistiklerine, bu kısıtlarla ve özellikle toplumsal maliyeti açısından yaklaşacağız. Ama bunun hiç yoktan iyi olduğunu düşünmekteyiz. En azından elde edilenleri ve kısıtlılıkları tartışma olanağı bulmaktayız. Meslek hastalıklarını başka bir yazıda ele almayı düşündük. Çünkü meslek hastalıklarının toplumsal maliyeti tartışmaları bambaşka özellikler taşımakta ve daha çok onun “gözden kaçırılması” olgusu ile açıklanmaktadır.

Kırk Katır mı? Kırk Satır mı?

A. Gürhan Fişek

Kapitalizmde uygun fiyatı yakaladığında her şey kiralanabilir ya da satılabilir. İnsan hakları belgelerine baktığımızda, bu ilke, mallar için geçerli ama insanlar için geçerli değil.

1944 Philadelphia Bildirgesi’nin dillere destan ilkelerinden biri, “emek bir mal değildir” özdeyişidir. Ama bu ilkenin çiğnendiği durumlar da çok görülmüştür.

Bugünlerde insan ticareti de yaygınlaşmıştır. İnsan hakları ihlalinin kabul edilemez biçimlerinden olan insan ticareti bir çok biçimiyle yasa dışı biçimde yürümektedir.

Ah Şu Kıdem Tazminatı Olmasa …

A. Gürhan Fişek

Bir yasa tasarısı gündeme getirildiğinde, öncelikle dönemin özellikleri gözönüne alınarak değerlendirilmelidir. İçinde bulunduğumuz dönemin karakteristik özelliklerini şöyle sıralayabiliriz :

  1. Kazık Daima Vatandaşa.

  2. Günü birlik yaşa, yarını düşünme.

  3. İnsanları açlık korkusu ile terbiye et.

  4. Daha fazla kar” için yapılmayacak yoktur.

  5. Daha fazla istihdam”dan kaçmak en iyisidir.

  6. Örgütlenmenin kırıntısını gördüğünde ezeceksin.

  7. Dev gibi olumsuzlukları saklamak için, küçük olumlulukları vatandaşın gözüne sokacaksın vs.

Bugünlerde yeniden kıdem tazminatına bir çeki düzen vermek amacıyla ortaya sürülmeye çalışılan bir yasa tasarısı var. Yukarıda sıraladığımız, dönemsel özelliklerin ışığı altında, bu yasa tasarısından, işçiler lehine bir kazanım beklemek olanaksızdır. Böyle bir “sözde yenilenmenin” bir tek bir kazananı vardır; o da “işveren”lerdir. Ne gerekçelerin ve ne de maddelerin ayrıntısına girmeden baştan masayı oturmayı reddetmek en doğrusudur.

Başını Kuma Gömenler Ülkesinden Eski Masallar

 

A. Gürhan Fişek

Masal bu ya. Dünyanın bir köşesinde, bir tehlike gördüğünde ya da korktuğunda “başını kuma gömenler ülkesi” varmış. Daha önceki yazımı okuyanlar bu ülkenin özelliklerini anımsayacaklar ve yine tıpkı Türkiye’deki gibi diyecekler.

Neyse ki, bunun ayrıksı durumları (istisnaları) var. Ve bu ayrıksı durumlar, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadar dayanıyor.

Bu eski masalları size ulaştırmak için, “başını kumdan çıkaran” ve “canavar”larla mücadele edenlerin portrelerinden yararlanacağız.

Kayıp çocukluk, ipotekli gelecek…

Taner Akpınar

Boko Haram örgütü, çocuklara yönelik vahşiliklerinde, sınır tanımıyor. Bu örgüt Nijerya’da, 10 yaşındaki bir kız çocuğun üzerine yerleştirdiği bombaları, bir Pazar yerinde patlatarak, çocukla birlikte 20 kişiyi daha öldürmüş ve patlamada bir o kadar kişi de ağır yaralanmıştır.i Görgü tanıkları, bu küçük kızın, patlamadan önce, olacaklar hakkında hiçbir fikrinin olma olasılığının bulunmadığını söylemiştir.ii

Geleceğin Yeniden Hayalini Kur*

Özetleyen : Taner Akpınar**

* UNICEF Dünya Çocuklarının Durumu Raporu 2014

**

UNICEF, her yıl, dünya genelinde çocukların durumuna ilişkin bir rapor yayınlamaktadır. Bu yazı, UNICEF’in “geleceğin yeniden hayalini kur” başlıklı en son raporununi özet bir çevirisidir. Rapor, öncelikle, 2050 yılına kadar dünya nüfusunun 10 milyar kişiyi bulacağını ve bunun 2,6 milyarının 18 yaş altı çocuklardan oluşacağı saptamasını yaparak başlamaktadır. Bugünün çocuklarının, örneğin, 25 yıl önce söz konusu bile olmayan olanaklara sahip olarak dünyaya gelmesine karşın, bunlardan yararlanma konusunda fırsat eşitliğinin olmadığına vurgu yapılmaktadır. En temel ve de çocukları birçok olanaktan yararlanmaktan alıkoyan sorunlardan biri, çocukların yasal nüfus kaydının bulunmamasıdır. Dünyaya gelen her üç çocuktan birinin nüfus kaydı yapılmamaktadır.

Çocuklara dair haberlerden çocuklar haberdar mı?

Taner Akpınar

Dünya genelinde çocukların içinde bulunduğu kötü koşullar hakkında birçok basın-yayın organında sayısız haber yer almaktadır. Acaba bu haberler çocuklara ilişkin çıplak gerçekliği ortaya koyuyor mu, yoksa gerçekliği yerleşik birtakım bakış açılarının kavrayış biçimine uygun olarak ortaya koyup çocuklar ikinci plana mı itiliyor?

İş Sağlığında Dört Yönetmelik ve İşyerinde Doktor

İŞ SAĞLIĞI GÜVENLİĞİ

A.Gürhan Fişek

İş Sağlığında Dört Yönetmelik ve İşyerinde Doktor

İşveren, işyerindeki sağlık ve güvenlikten tümüyle sorumludur. Bu sorumluluk hiç bir şekilde devredilemez. Ama bu her şeyi, işverenin bilmesi ve uygulaması anlamına da gelemez. Sözgelimi, işçilerin sağlık durumlarının gözetimi için, “tıp öğretimi” gerektiğine göre, bunun için bir yardımcı tutması zorunludur. İşte işyeri hekimliğıi bu zorunluluktan doğmuştur.

İşyerlerinde işyeri hekiminin, işverene yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde yardımcı olması konusu değerlendirirken üzerinde durulması gereken “olmazsa olmaz” özellikler şunlardır :