SAĞLIK VE DEMOKRASİ

2 Haziran 1990
Sağlık Meslek Birlikleri Danışma Kurulu Başkanı
ve Türk Tabipleri Birliği Genel Başkanı

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 47 Yıl : Kasım Aralık 1999

Kişilere sağlıklı bir yaşam sağlayabilmek için sağlığı ilgilendiren tüm faktörleri, olumlu yönde geliştirmek gerekir. Bu faktörleri sağlığı doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen hizmetler olarak iki grupta ele almak olasıdır. Doğudan etki yapan faktörler kişilerin sağlığının korunmasına, hastaların tedavisine ve sakatların rehabilitesine yönelik önlemlerdir. Sağlığın korunması da kişiye ve çevreye yönelik önlemlerden oluşur.

Sosyal Dışlanmaya Kuramsal Yaklaşımlar

Yoksulluk ve fakirliğin tarihi, insanlık tarihi kadar eski olsa gerek. Çünkü topluluk halinde yaşadığı bilinen ilk insanlar arasında bile temel gereksinmelerini karşılamak konusunda daha şanslı olanlar ve daha zor durumda olanlar hep var olmuştur. Ancak fakirlik ve yoksulluk gibi kavramlar, özellikle sanayi devrimiyle birlikte, toplumda sınıflar arası servet, gelir dağılımı ve yaşam koşulları açısından büyük uçurumlar oluştuktan sonra dikkat çekmeye başlamıştır. İster siyasal ister sosyal ister iktisadi, ne nedenle olursa olsun, yığınlarla insanın çok zor koşullar altında yaşaması ve sefalete mahkum olması, diğer taraftaysa sayıca küçük bir azınlığı oluşturan grubun büyük bir zenginlik ve refah içinde yaşıyor olması, doğal olarak tepkilere neden olmuştur. Ve bu, özellikle batı Avrupa ülkelerinde örgütlü hareketlerin başlamasını tetiklemiştir. Birçok karşı koymaya, sınıfsal ve ideolojik mücadeleye karşın, liberal ekonomik sistem 19 ve 20’nci yüzyıllar boyunca bir taraftan büyük bir zenginlik ve refah yaratırken diğer taraftan da milyonlarca insanı açlık ve sefalete itmiştir. Bu gelişmeler farklı ülkelerde farklı şekillerde kendini göstermiş ve genel olarak sosyal, siyasal ve iktisadi haklardan ve varlıklardan yoksun olan insanlar, sosyal devlet kavramı ve uygulama alanı genişledikçe daha büyük bir ilginin odağı haline gelmişlerdir.

SOSYAL DIŞLANMA SORUNSALINA TÜRKİYE DÜZLEMİNDE GELİŞTİRİLEN MODEL UYGULAMALAR: FİŞEK ENSTİTÜSÜ ÇALIŞAN ÇOCUKLAR BİLİM ve EYLEM MERKEZİ VAKFI FAALİYETLERİ (26.11.2005, İstanbul)

1.Sosyal Dışlanma Kavramı ve Özellikleri:

Sosyal dışlanma kavramının, Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunlar çerçevesinde, sosyal politika literatürüne 1990’lı yılların sonundan itibaren hızlı bir giriş yaptığı görülmektedir. Sosyal dışlanma kavramı üzerinde, kavramın tam olarak ne ifade ettiği, zaman ve mekan bağlamında gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlar için evrensel bir geçerliliğe sahip olup olmadığı yönünde tartışmalar sürmekte ve yakın bir gelecekte de bu tartışmaların sona ermeyeceği görülmektedir. Bu tartışmaların temelinde ise, sosyal dışlanmanın Avrupa kökenli bir kavram olarak ortaya çıkışının etkisi büyüktür. Kavram, Avrupa yaşanan ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimler karşısında sosyal korumaya olan gereksinimde ortaya çıkan artış ve çeşitlenme karşısında, sosyal devlet anlayışında ortaya çıkan değişime uygun olarak bir çözüm yolu bulma isteğinin bir ürünüdür(Pasif kullanımdan, aktif katılıma geçiş). Bu bağlamda AB’de kurumsal düzlemde, sosyal dışlanma ile mücadele (sosyal içerme) Amsterdam Antlaşması( 136-137 mad.) Birliğin amaçları içinde yer almış, 2000 Lizbon Stratejisi ile de 2010 yılına kadar yoksulluğun ortadan kaldırılması aba amacı ekseninde, sosyal içerme; sürdürülebilir ekonomik büyüme, daha çok sayıda ve kaliteli iş ile sosyal bütünleşmede önemli bir unsur olarak kabul edilmiştir. Bu uzlaşı sonrası, ye devletlerin sosyal içerme stratejilerinde koordineli hareket etme anlamında görüş birliğine varılmıştır. 2003 yılında Avrupa Komisyonu, Lizbon stratejisini güçlendirme bağlamında, sosyal korumanın farklı boyutlarını bütünleştirme adına, sosyal içermeyi, emeklilik reformu, sağlık hizmetleri ve uzun dönemli sağlık hizmetlerinin sunumu ile birlikte ele alma stratejisine geçiş yapmıştıri. Her ne kadar sosyal dışlanma konusunda Türkiye’de resmi bir tanım olmamakla birlikte, Türkiye ‘de AB ‘ne aday ülke olma sıfatı ile

Yerleşikler ve Yeni Gelenler ya da Dışlanmışların Oluşumu

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 76 Yıl : Eylül Ekim 2004

Bu denemenin amacı; kente uyum sağlayamayan, kentsel bir işi ve geliri olmayan kent yoksullarının geleneksel ve modern dayanışma dışında kentte yeni bir yaşam biçimi sürdürmelerini tartışmaktır. Tartışmaya başlamadan önce iki kavramı açıklamak istiyorum.

Yerleşik vurgulamasını 1980 dönemi öncesinde değişik nedenlerle kente gelmiş ve geleneksel dayanışmacı ilişkiler ile kentte bir tutamak knoktası bulanlara yapıyorum. Geleneksel dayanışmacı ilişkinin özneleri olarak ”din ve aile” kurumlarını görüyorum. Ülkemizde sözkonusu tarihe kadar göçe katılanlar varış noktasında bu iki kurumun geliştirdiği geleneksel dayanışmacı ilişkileri “köken, hemşehri, bölge-yöre” bağlamında kullanarak kentte “kalkış noktası değerleri”ni başat kılmaya çalıştılar.

Sosyal Güvenlikte Maskeli Reform ya da Üç Maymun Oyunu

Her reform ya da yeniden yapılanma girişimi, geçmişin doğru ve cesur bir değerlendirmesi temelinde yükselmelidir. Eğer bu büyük bir titizlikle yapılmazsa, hem harcanan emekler boşa gider; hem de bir tren kaçırılmış olur.

Eğer bu reform bir sosyal güvenlik kurumunda yapılacaksa, ilk hedefin, sistemden yararlanan yurttaşların mutluluğu ve bu mutluluğun sürdürülmesi olarak seçilmesi gerekir. Bu hedefe ulaşmak için de, kurum gelir-gider dengesini düzeltilmesinin hedeflenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu oluşturan üçü dev sistemciğin (SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur), gelir-gider dengesi hep sorunlu olmuştur. Gelirler, giderlerin hep altında seyretmiş; açıklar o kadar artmıştır ki; bu açıklara KARA DELİKLER denmeye başlanmıştır.

SOSYAL GÜVENLİK VE SOSYAL HEKİMLİK KAVRAMLARI ARASINDAKİ UYUM

“Herkes” bir gün “sosyal” güvenliğe gereksinme duyabilir. Keşke duymasa…

Bismarck’ın “önlem” yerine “tazmin”i öne çıkaran yaklaşımı artık çağ-dışı kaldı (Tıpkı “koruyucu hekimlik” yerine “tedavi edici hekimliği” öne çıkaran sağlık yaklaşımı gibi). Kolay değil, bu yaklaşım ortaya koyulalı tam 120 yıl geçti. 120 yıl önce mikroplar bilinmiyordu; aşı uygulamalarının düzeyi yetersizdi; hastalıkların önlenmesi konusunda deneyimler bugünkü denli zengin değildi. Ama zamanında bu yaklaşım da çok ilerici ilkeler içeriyordu. Sözgelimi bugün de geçerliliğini koruyan, sosyal güvenliğin, “muhtaçlık” temelinde ve “hayır” amacıyla yapılan bireysel bir eylem yerine; “gereksinme” temelinde “hak”kın verilmesi amacıyla yapılan bir hizmete dönüşmesi…

Maslow, kişilerin gereksinmeleri doğrultusunda hareket ettiğini ve ilk hedefinin fizyolojik gereksinmelerini (yeme,içme,barınma,sağlık vs) karşılamak olduğunu; bunu izleyen gereksinme basamağının ise bu hedefi güvence altına almak olduğunu ortaya koymuştur.

Kentli Birey

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 52 Yıl : Kasım aralık 2000

Çağdaş akımlar, görüşler, büyük ölçüde de bireyin artık toplumda odak noktası olduğunu gösteriyor. Ama hangi birey ? Onun ilk adımını atmak gerekiyor. Ben, bireyin daha çok özgür ve bilinçli birey olarak konumlanmasını uygun görüyorum. O zaman da, bu bireyi tek başına ele almak değil,ş onun içinde bulunduğu küme, katman, sınıf ve daha geniş toplum ortamları içinde bireyi güçlü kılma ya da onun özgürleşmesini, bilinçliliğe ulaşmasını kastediyorum. Gerçekten bu çok önemli. Biz demokrasiyi aslında yaşayamıyoruz; çünkü bizler, demokrasinin gerektirdiği özgür ve bilinçli bireyleri yaratamadık. Yoksa bireyler güçlü olmalıdır ? Ama nerede, ne yaparken güçlü olmalı. Başkalarına zarar verirken, toplumu yanlış yerlere götürürken güçlü olmaları değil. Bilimle donanmış olması önemli, insanlığın toplumun yararına beynini kullanması önemli. İkincisi , usunu kullanıyor olması çok önemli. Bireyin kul, uyruk olmaktan çıkıp, demokratik toplumun bir üyesi olarak ele alınması gerekir. Bu toplum içindir ki beriyein özgürlüğü söz konusudur. Vaktiyle, bu özgürlükleri tanımlarken Bahri Savcı ve Muammer Aksoy, kamu özgürlükleri deyimini kullanırlardı. Devletin özgürlüğü değildi, kamu işyerinde bireyin rolünü alması ve o özgür,lükleri kullanması. Mümtaz Soysal da aynı görüşteydi, şimdi de yazılarıyla bunu gösteriyor.Tabii ki birey değil de, özgür bireyden yana olduğu için, aydınlanmadan yana olduğu için, karanlıklar güçler, Muammer Aksoy’u, Uğur Mumcu’yu, sevgili Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürdüler. Özgürleşmiş birey, bilinçlenmiş birey, kul olmaktan kurtulmuş yurttaş ve kenttaş olmuş birey önemli bizim açımızadan. O zaman bu birey, usunu kullanırken, toplumsal yaşama bilinçle katılması önemli. Aziz ağabey, “toplumun %60’ı aptaldır” derken, gerçekte bunların daha yurttaş olmadıklarını, birey olmadıklarını kastettiğini, sonradan,, birçok özel konuşmalarımızda açıklamıştı. Onun için, bizim akıllı olmamız gerekiyor; aklımızı kullanmamız gerekiyor; ama bunu yaparken tabii ki örgütlü biçimde bir araya gelmemiz gerekiyor. Bakın şimdi sevgili Nusret Fişek’in Vakıf içinde şurada bizleri toplaması, bir vakıfta yaşıyor olması, örnek oluşturuyor. Bu örneklik, bu bilinçlilik, bu duyarlılık, eğer toplum yararını, kendi yaşamından üstün tuttuysa ve bunun gereklerini yerine getiren kurumsallaşmalara gittiyse ve kurumlara sahip çıktıysa, o zaman yaşıyor. Güçlü kişiler böyle yaşıyor. Herkes bir Nusret Fişek olamaz; ama hiç değilse Cumhuriyetin istediği demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin istediği demokrat bireyler olmalı. Ayrıca kurumlar da çok önemli.

SAĞLIK MESLEK BİRLİKLERİ DANIŞMA KURULU’NUN
II. SAĞLIK KURULTAYI’NA SUNULAN RAPORU

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 47    Yıl : Kasım Aralık 1999

2-3 HAZİRAN 1990

Sağlık Meslek Birlikleri Danışma Kurulu, 4 meslek birliğinden oluşmaktaydı. Bunlar Türk Eczacıları Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği idi. 1988 Kasımında biraraya gelen bu örgütler, uzun erimde bütünleşmeyi amaçlayan, bir Danışma Kurulu çatısı altında ortak eylemler gerçekleştirmeyi kararlaştırmışlardı. *

25-26 Şubat 1989’da toplanan I.Sağlık Kurultayı’nın 3 ana teması, “Ulusal Sağlık Politikası”, “Ulusal İlaç Politikası” ve “Özlük Hakları ve Sendikalaşma” idi.

SOSYAL BARIŞIKLIĞIN TUTKALI : SAĞLIK

Yeni Türkiye Dergisi Sağlık Özel Sayısı  s. 312-320  Yıl: 2001

Tek tek hastalara bakmanın getirdiği çok önemli bir risk vardır; o da ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırmaya benzer. Hastalar ve yakınları sizi sürekli olarak kendi özel alanlarına çekmeye, acılarını paylaşmaya ve dertlerine birey düzeyinde çareler ürettirmeye çalışırlar . Kendileri açısından son derece haklı olan bu durum, olayın toplumsal boyutunu gözden kaçırmamıza neden olmamalıdır.

Ancak sağlıklı insan, sağlıklı ilişkiler kurar. Hasta ve yakınının tüm düşüncesi, “yakıcı” olan kendi hastalıkları üzerinde yoğunlaşmıştır. Sözgelimi, bir hastanın “ülkenin sağlık hizmetleri sunumunun uzun erimli etkinleştirilmesi programı” ile uğraşacak ne hali vardır; ne de bekleyesi. Bu işle ancak sağlamlar uğraşır. Sağlık alanında kafa yoracak ve planlama + eylem sürecine katılacak “sağlıklı” birey sayısının fazlalığı başarıyı etkileyecektir.

BAĞIMSIZLIK ve KÜRESELLEŞME

(Korkut Boratav ve Sedat Işık’la söyleşi)

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 65    Yıl : Kasım Aralık 2002

Yeni dünya düzeni veya daha yaygın kullanımıyla ‘küreselleşme’ terimi günümüzde çok sık kullanılan bir kavram oldu. Ancak kavramı kullananların kavramdan aynı şeyi anladıkları kesin değil. Kavramdan kimin ne anladığı gözleri bağlı birinin bir fili hortumundan tutarak onu tanımlama çabasına benzetilebilir. Küreselleşme, ekonomik ve sosyal anlamda ulus devletlerin refah seviyelerinde bir artışa mı yoksa gelir dağılımının gelişmiş ülkeler yararına bozulmasına mı neden olmakta? Küreselleşme, tüm toplumsal katmanların bilgiye ve teknolojiye ulaştığı küresel demokratik bir köyün mü yoksa George Orwell’in ‘1984’ isimli kitabında dünyaya hükmeden o ‘büyük birader’in yaratıcısı mı? Aynı kavramdan bu şekilde farklı sonuçlara ulaşma çabası daha da sürdürülebilir. Bunun arkasında büyük ölçüde küreselleşmenin beraberinde getirdiği ekonomik ve sosyal değişimin toplumsal katmanları farklı düzeylerde etkilemesi yatmaktadır. Günümüzde bu etkinin çeşitli yapısal uyum programlarıyla yeni dünya düzenine dahil olmaları istenen gelişmekte olan ülkeler üzerinde derinden hissedildiği de bir gerçek. Ulusal olan her şeyin olumsuzlandığı günümüzde bir kavram var ki hala önemini korumaya devam ediyor. Bu, günümüzde gelişmekte olan ülkelerin birçoğundan terk etmesi istenen ulusal bağımsızlık konusudur. İşte küreselleşme ve bağımsızlık gibi önemli bir konuyu düşünce atölyesinde iki değerli bilim insanın katılımıyla tartıştık. Prof. Dr. Korkut Boratav ve Prof. Dr Sedat Işık düşünce atölyesinde konunun önemli yanlarına ışık tuttu. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden söyleşiye katılan Prof. Dr. Sedat Işık konuşmasına gelişmekte olan ulusların tarihte görülmemiş bir ikilem içinde bırakıldıklarını belirterek başladı. Buna göre gelişmekte olan ülkeler ya ulusal egemenliklerinden büyük ölçüde fedakarlık yapmak ya da ulusal egemenliklerini etkin bir biçimde kullanmak durumunda kalmaktadırlar. Prof. Sedat Işık bu konuda şu ifadede bulundu:

“Hiçbir dünya ulusu egemenliklerinden vazgeçmek ya da onu kullanmak ikilemi içinde değildirler. Tek seçenekleri vardır. O da egemenliklerine bütünüyle sahip çıkmaktır.”

PERŞEMBENİN GELİŞİ ÇARŞAMBADAN BELLİDİR.

Bugün yaşamak zorunda kaldığımız bir çok olumsuzluğun kökleri çok önceleri ya ipuçlarını vermiştir; ya da denenmiştir. Onun için, Türkiye’nin bugün yaşadığı kurumsal erozyonların “ansızın”, “hiç beklenmedik bir biçimde” ortaya çıktığını söylemeyelim. Sorgulamamız gereken iki şey var:

* Neden bugün başarılabiliyor ?

* Neden bu girişimler, bunca zaman yalnızca ertelenebildi de, bir daha çıkmamak üzere gömülemedi ?

SOSYAL POLİTİKAYI BÖL VE YÖNET

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”. Anayasamızın olmazsa olmaz, değişmez ve kilit değerdeki bu maddesi, devletin birbirinden ayrılmaz dört niteliğini belirtmiştir; biri olmazsa diğeri de anlamını yitirir. Onun için sosyal devlet dediğimiz zaman yalnızca tek bir boyuttan söz etmiyoruz; sosyal yardım gibi tek bir hizmet kalemiyle de bu maddenin gereklerini karşılama olanağımız yok.

Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”ne ulaşma ve onu sürdürebilmek amacıyla yapılan tüm çalışmalar da “sosyal politika” şemsiyesi altında toplanmıştır. Sosyal politika, eğitimden istihdama, çalışma ilişkilerinden sosyal güvenliğe, sağlıktan sosyal hizmetlere kadar bir çok bağımsız politikanın bileşkesidir. Ne yazık ki, küreselleşme aşamasına ulaşan ve dünyanın dengesini bozmaya kararlı olan kapitalizm, tekelci sermayedarlar dışında kalanlara tek tip hapishane giysisi giydirmekte kararlıdır. Böylece insan hakkı olarak kabul edilen ve herkese sunulması gereken “eğitimden istihdama, çalışma ilişkilerinden sosyal güvenliğe, sağlıktan sosyal hizmetlere kadar” sosyal devletin yapmakla yükümlü olduğu ne varsa hepsini söndürmekle kendini görevli saymaktadır.

Sosyal Hizmet ve Sosyal Yardımların Sosyal Politika Araçları İçerisindeki Yeri (“Genel”i “Yerel”e İndirmek)

(Cahit Talas Anısına) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Sosyal Politika Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları No. 595 s. 334-350 Ankara-2007

Sosyal politikayı, bir bileşke ya da politikalar demeti olarak nitelendirdiğimizde, bunun insana indirgenmesi sorunu ile karşı karşıya kalırız. Yerel ile genel arasındaki en büyük fark, bakış açısı ile ilgilidir. Genel ile ulus-devleti, yerel ile onu oluşturan insanların coğrafi kümelenmelerini kastetmekteyiz. Gerçekten de geneli yerele ya da insana indirebilmek zordur; çaba ve emek ister.

Risk grupları ve tek tek zorda kalan insanlara hizmet ulaştırmada birbirine yaklaşan birkaç halkadan sözedebiliriz. Bunlar sosyal güvenlik, sosyal hekimlik, sosyal hizmetler ve sosyal yardımlardır; hepsi de sosyal politika yelpazesinin bir parçasıdır.

“SİVİL (!)” İTAATKARLAR (ya da AKP’nin Sosyal Politikasının Çıkmazları)

GİRİŞ

“Sivil” olan, “resmi olmayan”ı, “devlet örgütü dışında kalan”ı anlatır. Aynı zamanda yaptırdığı çağrışımlarla da, boyutlarını ortaya koyar: “civil-ization”, “civil rights” vb terimlerle, uygarlığa ya da çağdaş yaşama, medeni haklara ya da insan haklarına göndermelerde bulunur.

Hükumet dışı alandaki yaşam, devlet görevlisi kimliğini, işyerinde bırakanları da kapsar. Bu anlamda, sivil toplum, “herkes”i kapsayan bir alanı tanımlar. Sivil toplumun “herkes”e yönelik yaklaşımıyla, sosyal politikanın “herkes”i kapsayan yaklaşımı da, bu bakımdan çakışmaktadır. Tüm toplumu göz önüne alan ve onun gönencini (refahını) bir adım öteye götürmeyi amaçlayan girişimler, işte bu birliktelikte aranmalıdır.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN SOSYAL KORUMA SORUNSALI OLARAK
“SOSYAL İÇERME POLİTİKALARI”

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 80    Yıl : Mayıs Haziran 2005

Küreselleşmenin bir alt kavram seti olarak sosyal dışlanma, 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başından itibaren, değişen ekonomik ve sosyal yapı içinde sosyal koruma literatürüne hızlı ve etkili biçimde giriş yapan bir kavram olarak karşımıza çıkmıştır. Esasen, sosyal dışlanma kavramı üzerinde, kavramın ne anlam ifade ettiği, alana yeni bir katkı sağlayıp sağlayamadığı, zaman ve mekan olarak gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan toplumlar açısından evrensel bir geçerliliğe sahip olup olmadığı yönünde, akademi yazınında tartışmalar sürmekte ve yakın bir gelecekte de tartışmalar sonlanmayacak gibi görünmektedir.

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE TÜM KADINLARA SELAM OLSUN

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 61   Yıl : Mart Nisan 2002

Tarih kitaplarına bir bakın ya da okullarda okuduğunuz tarihi anımsayın. Kadından hiç söz ediliyor mu? Sanki o tarihlerde o toplumda kadınlar yok. Sanki toplumlarda birşeyler değişirken, mücadeleler yapılırken, kısacası tarih oluşurken, toplumun yarısını oluşturan kadınlar hiç yaşamamış gibi. Kadınların kendi hakları uğruna verdikleri savaşımı, toplumsal, ekonomik ve yasal konumun değişmesindeki katkısını yeni yeni araştırıyor bilim kadınları.

Osmanlı toplum yapısında kadın tam anlamıyla bir kuldu. Hoş erkek de özgür değildi. O da devletin kuluydu. Ama herşeyde olduğu gibi, kadın katmerli kuldu. Hem devletin, hem erkeğin kulu. Derken 3 Kasım 1839 tarihinde Tanzimat Fermanı yayınlandı. Bu fermanın hiçbir bölümünde kadın yine yoktu. Yoktu ama, özgürlük rüzgarı esmeye görsün bir kez. Az da olsa kadınların da yüreklerine, beyinlerine doldu özgürlük tohumları ve az da olsa sesler yükselmeye başladı. 1847’de İrade-i Seniye çıkarılarak İstanbul’daki avrat pazarları kapatıldı. Yani kadınlar, at, eşek, koyun gibi pazarlarda satılmayacaktı artık. 1891 yılında ise Sultanın buyruğu Şeyhülislam efendinin lütfuyla, müslüman kadınların nasıl giyineceği, nerede nasıl hareket edeceğini belirleyen bir genelge yayınlandı. Ama sınırlar da hemen kondu.

SOSYAL GÜVENLİĞİN YOLU REFAHTAN MI GEÇİYOR ?!

Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Cilt 21, Sayı 200 Haziran 1997

“Refah” sözcüğüyle ne anlatmak istiyoruz. Sıradan herhangi birine sorduğumuz zaman, bize refahı nasıl tanımlayabilir? “Her türlü sorundan, kaygıdan arınmış olarak ayağını uzatıp, gözlerini kapatıp oturması… Bir mutluluk tablosu”. “Ya da gönlünce kırlarda, çiçek bahçelerinde koşturması.” Maslow’a sorarsanız, o da “en azından fizyolojik gereksinmelerin karşılandığı ve bunun da güvence altına alındığı basamak” olarak tanımlayabilir. Düşler çeşit çeşit… Ama tanımlarda ortak bir özellik var: Bugününün ve yarınının güvence altında olması. O zaman “refah toplumunu, herkesin sosyal güvencesinin sağlandığı ve insan haklarına saygılı bir ortam” olarak tanımlayabiliriz.

SOSYAL GÜVENLİĞİN CİNSİYETİ

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 70    Yıl : Eylül Ekim 2003

“Gününü gün eden ağustos böceği” masalı, ya da “sakla samanı gelir zamanı”, “ak akça kara gün içindir” gibi atasözleri, çocukları yarını da düşünmeleri için çok kez yinelenir. Kişinin zaten doğasında olan, “yarın ne olacağım?” kaygısını pekiştiren ve onu güvence arayışına iten bu yönlendirme, sosyal güvenlik gereksinmesini doğurur.

Bunun içindir ki, sosyal güvenlik gereksinmesinin karşılanmasında, ana eksen bireyin kendisi olup; onun dinamizminin öldürülmemesi, büyük önem taşır (Beveridge, 1945).

KÜRESELLEŞME ve SOSYAL SAĞLIK

I. Giriş:

Yaşadığımız dönemde, hangi alanda olursa olsun yapılan tartışmaların başlangıç noktalarını küreselleşme ve etkileri oluşturmaktadır. Küreselleşmeyi ister kabul edelim, ister etmeyelim, küreselleşmenin yaşamımızın her alanını etkileyen bir süreç halini aldığı görülmektedir. Ancak, küreselleşme ile birlikte, giderek büyüyen bir kitlenin yaşam koşulları bozulmakta ve yoksulluk küresel bir hal almaktadır. Bu küresel sorunun çözümüne yönelik geliştirilen yaklaşımlar, soruna nereden ve nasıl bakıldığına bağlı değişmektedir. Artan işsizlik ve yoksulluk riskine karşı, sosyal güvenceye olan gereksinimi artarken, paradoksal olarak bu güvenceye en fazla gereksinimi olan grupların, güvence sisteminin dışında kaldığı görülmektedir. Bu sosyal dışlanmışlık durumu, gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan toplumlarda sosyal hizmetlere olan gereksinimleri arttırmaktadır. Ancak burada da küreselleşme, bu hizmetleri karşılayacak olan sosyal devletin finansal kaynaklarını eritmekte ve meşruiyetine saldırıda bulunmaktadır. Küreselleşme ve beraberinde getirdiği eşitsizlikler, en belirgin ve öncelikli etkisini insan ve toplum sağlığı üzerinde göstermektedir. Dolayısıyla, artan eşitsizliklere karşı çözüm yollarının geliştirilmesinde, sosyal sağlık göstergelerinin iyileştirilmesi öncelikli eylem alanları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, küreselleşme ve beraberinde getirdiği sosyal eşitsizliklere karşı çözüm yolu arayışlarında, sosyal hizmetlerin çağdaş sağlık anlayışı içindeki yeri, bu temelde kurumsallaşmanın önemi analiz edilmeye çalışılacaktır. Bu analiz içinde, Türkiye için model bir kurusallaşma önerisi geliştirilecektir.

2003 Uluslararası Tatlı Su Yılı: Sürdürülebilirlik mi, Kalkınma mı?

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 68    Yıl : Mayıs Haziran 2003

Geçtiğimiz günlerde, Irak-Amerika-Ortadoğu üçgenindeki tartışmalar ve savaş kaygılarıyla dünya çalkalanırken, Irak özelinden dünya geneline bakmamızı gerektiren başka bir tartışma daha gündeme gelmişti. Hatırlarsanız, Birleşmiş Milletler aynı günlerde Kuzey Irak’taki su sorununa yönelik dünyayı uyarmış ve bölge halkının temel su gereksinimini karşılayabilmek için birçok su tankerini bölgeye göndermişti. Savaşın başlatıldığı 20 Mart 2003 tarihinden iki gün sonra ise yine çok önemli bir gün daha yaşandı dünya üzerinde: 22 Mart Dünya Su Günü1. Gündem sadece Irak değildi elbet; ama başka bir savaştı tartışma konusu olan: Ekolojik denge ile insanoğlu arasındaki savaş. Bu güne özel olarak, 16-23 Mart tarihleri arasında Japonya-Kyoto’da 3. Dünya Su Forumu yapıldı; ve 23 BM ortağının katıldığı bu toplantıda, Dünya Su Değerlendirme Programı’nın (World Water Assessment Programmee – WWAP)2 ilk baskısını yayınladı.