FİŞEK ENSTİTÜSÜ’NÜN SOSYAL GÜVENLİK KURULUŞLARINDA SAĞLIK HİZMETİNE YAKLAŞIMI

(T.C.Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun İsteği

Üzerine Hazırlanan 16 Nisan 1997 Tarihli Rapor)

Ülkemizde sosyal güvenlik kavramının gelişimine baktığımızda, 1950 yılına gelene değin, “sosyal devlet” ile “sosyal güvenlik” yaklaşımının birbirinin içine girmiş olarak sunulduğu görülmektedir.

Hatta 1924’ten sonra bir türlü İş Yasası’nın çıkartılamamış olması ve çok güçlü bir Sağlık Bakanlığı’nın bulunmasının etkisiyle, çalışma yaşamına ilişkin önlemlerle birlikte sosyal güvenlik önlemleri de Sağlık Bakanlığı etkinliklerinin arasında ve Umumi Hıfzıssıhha Kanunu içerisinde yeralmıştır. Bu gelişme, diğer ülkelerden farklı olarak bir “Model”in doğmasını getirmiştir. Özellikle işçi sağlığı iş güvenliği alanında çıkartılan tüzüklerde ve yapılan uygulamalarda, iki bakanlığın (Sağlık ve Çalışma -önce İktisat-) eşgüdüm içerisinde çalışması öngörülmüştür. Bu birliktelik, diğer ülkelerin bugün bile sağlayamadığı ve Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün etkinliklerindeki uzaklıkla kendisini gösteren bir olgudur.

Sosyal Güvenlik Alanında Normda Birlikten Önce Eylemde Birlik

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 39    Yıl : Temmuz Ağustos 1998

Ne emeklilik yaşının erkenliği, ne yönetimin yetersizliği ne de parlamento kaynaklı müdahaleler, sosyal güvenlik sisteminin temel sorunsalını oluşturuyor. Temel sorunsal, sosyal devletin eriyip gitmesine paralel olarak, “sosyal” sigorta sisteminin de zayıflaması ve “toplumun da buna karşı duyarsız kalması”dır. (Bu konuda en gerçekçi (!) teşhisi öteden beri Sağlık Bakanlığı koymuştur. “Sosyal” kelimesinin yasasından kaldırılmasını hak edercesine, 1965’li yıllardan beri, hep sağlığın “sosyal” değil, “kişisel” bir olgu olduğunu vurgulamış; durmadan sağlığın özelleştirilebilmesi için projeler hazırlamıştır. Dün “toplum” hekimliğinin yerine “aile” hekimliğini koymaya çalışıyordu; bugün “sosyal” sağlık sigortasının yerine “kişisel” sağlık sigortasını).

O zaman temel çözümü de burada aramak gerekmektedir. “sosyal” sigorta sisteminin, eskiden varolan “sosyal” politika desteğinin nasıl yeniden oluşturulabileceği ve “toplum”un bu kurumlara sahip çıkmasının nasıl sağlanacağı…

Sosyal devlet uygulamaları ile sosyal güvenlik sistemi arasındaki köprüler, her zaman gözardı edilmiştir. Bu 1976 yılında, İİBK ve ÇB İş Güvenliği Müfettişleri için yapılan SSK kaynaklı ödemelerin kesilmesi sırasında da; 1964-67 yıllarında sağlıkta sosyalleştirme ile SSK sağlık hizmetleri arasında köprü kurulmaya çalışılırken de; 1946 yılında bağımsız bir sosyal güvenlik kurumu olarak SSK (sonra da Bağ-Kur) oluşturulurken de…

Mesleksel Hastalık ve Kazalara Bağlı Sakatlıklar ve Üç Sosyal Güvenlik Kuruluşunun Eylemi

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 43    Yıl : Mart Nisan 1999

Kişinin aynası iştir,

sözlerine bakılmaz.

Ülkemizde sosyal güvenliğin çok parçalı oluşu, onun sistemleşememesine ve yeterli bir güvence kaynağı olamamasına yol açmaktadır.

İnsanın dikkatini kendi ekseninden, bir başkasını da kapsayan toplumsal eksene kaydırabilmesinin koşulu da bu güvencenin sağlanabilmiş olmasıdır. Ayrıksı durumlar (istisnalar) bir yana gördüğümüz örnekler de bunu doğrulamaktadır.

Mesleksel sağlık-güvenlikte (ya da yaygın deyişle işçi sağlığı iş güvenliğinde), “grup”çu çözümlerin önemini ve tersinin olanaksızlığını bir çok kez vurguladık. Ama bu söylemin, eyleme dönüşebilmesinde, bir yaşam biçimi haline gelebilmesinde toplumsal güvencenin verilmiş olmasının önemi büyüktür.

Ama ne yazıkki, farklı yaklaşımlar ve farklı standartlar, toplumu oluşturan bireylerin tehlike ve/veya olasılığı karşısındaki tutumlarını da farklılaştırmaktadır.

SSK’NIN YENİDEN YAPILANMASI – I
KARAR ALMA SÜRECİNİN BİLEŞENLERİ

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :  53   Yıl : kasım Aralık 2003

Kurum’lar yeniden yapılanmaya giderlerken bunu bir şey adına yaparlar. Diğer bir deyimle, bu yeniden yapılanmanın özdemecini (misyonunu) belirlemek gerekir. Bu özdemeç, öyle birdenbire ortaya çıkmaz, o Kurum’un yaşadığı deneyimlerin, düştüğü tuzakların ya da takıldığı engellerin öğretileri ile zenginleşir, olgunlaşır. Belki de, başarılı başarısız daha önce yapılmış olan yeniden yapılanma girişimlerinden etkilenir.

Sosyal Sigortalar Kurumu’na baktığımızda bunların tümünü bulmak olası. 54 yıllık tarihinde, sayısız tuzaklara düşmüş, trenler kaçırmış, engellere takılmış ve yeniden yapılanma girişimlerine konu olmuştur.

616 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile başlatılan bir yeniden yapılanma süreci, her ne kadar, Anayasa Mahkemesi’nin iptal (ve hükümete yeni bir düzenleme için verilen 6 aylık süre) kararı varsa da, bugün uygulama sanki bu KHK yürürlükteymişcesine yürümektedir. Ayrıca hükümetin bunu aynen yasaya dönüştürmek isteyeceği de açıktır. (KUTU No.1)

SSK’nın Yeniden Yapılanması II : Kırılganlık ve Özelleştirme

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 54    Yıl : Ocak Şubat 2001

Her yeniden yapılanma, o alandaki deneyimlerin ve gereksinmelerin izini taşımak zorundadır. Hiç kuşkusuz üzerinde en çok konuşulan kurumlardan biri de SSK olmuştur. Bu iki yönden doğaldır. Birincisi, katrilyonu bulan prim alacağı ve katrilyonları bulan bütçesi ile SSK, T.C. bütçesinin üçte birine eşdeğer olup; Bağ-Kur’luların sağlık bakımını üstlendikten sonra da, Bakanın deyişiyle Türkiye nüfusunun %53’üne hizmet sunmaktadır.. İkincisi de, insanların yaşamında en temel gereksinmelerden biri “sosyal güvenlik” olup; bir çok insanın yaşamını yakından etkilemektedir.

Böylesi önemli bir alandaki her düzenleme ve her adım, toplumun bugününü ve yarınını da yakından etkilemektedir. Her ne kadar kendisi bunun ayırdında olmasa da..

Her yeniden yapılanmanın “özdemeci (misyonu)” vardır. Bu özdemeç, bir önceki dönemde karşılaşılan sorunları aşabilmeyi hedefler. SSK’nın giderlerinin çok büyük bir bölümünü oluşturan kazalar ve hastalıklar, çoğunlukla “önlenebilir” nitelikleriyle toplumun dikkatini çekmektedir. Gerçekten de, düzenlenen “işçi sağlığı iş güvenliği haftaları”nda, “trafik kazalarının önlenmesi” ve “aşı” kampanyalarında bu önlenebilirlik işlenmektedir. Hatta artık ezberlediğimiz bir slogan var: “Önlemek, ödemekten kolaydır” diye…

SSK’NIN YENİDEN YAPILANMASI – III
AYIKLAMA VE ÇİFTE STANDART

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :   56  Yıl : Mayıs Haziran 2001

A-AYIKLAMA

Sosyal Sigortalar Kurumu’nun Sosyal Güvenlik Sistemleri İçerisindeki Özgün Yeri:

Sosyal Sigortalar Kurumu (ilk adıyla İşçi Sigortaları Kurumu) ülkemizin sosyal politika tarihinde çok özel bir yere sahip olup; prim ödeyen ya da emek harcayan milyonlarca insanın birikimiyle varolmuştur Bir sistemin varlığını sürdürebilmesinin en önde gelen koşulu, kendisini yaratan, kendisini besleyen emek ögelerine karşı duyduğu vefa duygusudur. Bu aynı işlevi görecek gelecek kuşaklar için de bir “vefa” güvencesidir.

Sosyal sigortaların, gerek kendi çalışanlarına ve gerekse kendine prim ödeyenlere karşı vefa göstermemesi, gelecek güvencesi konusunda da içten olmadığı izlenimini oluşturacaktır. Bu kabul edilemez.

Sosyal Sigortalar Kurumu, 1946 yılı Türkiye’sinin özgün koşullarında, hem sigortacılık hizmetlerini, hem sağlık hizmetlerini ve hem de eğitim, inşaat vb hizmetleri üstlenerek, “bütünleştirilmiş” (entegre) bir sistem olarak ortaya koymuştur. Uzunca bir dönem “sosyal devlet” yaklaşımını “içten” benimsemiş olan devletin, bu konudaki en önemli araçlarından birini oluşturmuş; “sigortacılık” yaklaşımının çok ötesinde kilit bir sosyal rol oynamıştır.

İşyerlerinde yürütülen teftiş faaliyetleri ve Kurumu korumaya yönelik olarak oluşturulan “öz savunma mekanizmaları” da büyük ölçüde bu “sosyal” yaklaşımdan etkilenmiştir. Bu kuruluşta da doğruydu; bugün de doğruluğunu korumaktadır.

HEDEF : 506 YERİNE 224

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 5    Yıl : Kasım Aralık 1992

Bir sağlık hizmetinin başarısının en önemli göstergesi, toplumda, o alanda herhangi bir sorun görülmemesi ve yakınmaya yol açmamasıdır. Çıkabilecek tek tük sorunların da “hızla” ve “kişiye doyurucu hizmet sunularak” karşılanacağı konusunda güven vermesidir.

Bu ölçütü kullandığımızda SSK’nın sağlık hizmetlerine toplumca “GEÇMEZ” notu verildiği bir gerçektir. Bakmakla yükümlü olduğu kişilerle birlikte toplumun yarısını kavrayan, ülke ilaç tüketiminin üçte birini emen bu kuruluştan beklenen bu değildir.

Bu neden böyledir?

Bir kez, saptanması gereken nokta, sorunun bugünkü hükümetle birlikte başlamadığıdır. Ama yıllardır SSK’ya egemen olan politika bugün de sürdürülmeye çalışılmaktadır.

Sistem, Şili’den Sonra Türkiye’de Deneniyor

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :   86  Yıl : Mayıs Haziran 2006

Cumhuriyet Gazetesi Strateji Eki, Sayı: 97, 8 Mayıs 2006

SBF Öğretim Üyesi Prof.Dr.Gürhan Fişek, AKP’nin sosyal güvenlik reformunun daha önce Şili’de uygulanan sistemle benzerlikler taşıdığını belirterek, “Para eksenli bir hareket olan bu reform, güç odakları için yapıldı. Bu bir reform değil, borç ödemesidir” irdelemesini yaptı. Sosyal dayanışma mekanizmalarının ortadan kaldırılması ile korkuya düşen insanların üretebildikleri tek çözümün “bireysel kurtuluş” olduğunu kaydeden Fişek, “O da ne yazik ki, günü kurtarmaktan öteye gidememektedir”.

YOKSULLUKLA SAVAŞ (YOS)

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :  24   Yıl : Ocak Şubat 1996

“Yoksulluk, nerede olursa olsun,
refah için bir tehlike oluşturur.

 

Yoksulluğa karşı savaşın, her ulus tarafından amansız
bir kararlılıkla ve ortak refahı geliştirmek üzere,
… uyumlu bir uluslararası çabayla
verilmesi gerekir”

EYLEMİN TEMEL YAKLAŞIMI

Maslow’un “İnsanların davranışlarına yön veren ana temanın gereksinmeler olduğundan yola çıkarak Gereksinme Sınıflandırması’nı ortaya koyması“, Roosvelt’in “Gereksinmeden Kurtulma Hakkını, temel insan hakkı olarak ortaya atması“, ilk kez “insan haklarının -adı konularak- uluslararası düzeyde bir belgeye bağlanması“, hepsi ve daha başkaları, iki dünya savaşının ardından gerçekleşmiştir.

İki dünya savaşı ve özellikle de ikincisi, dünyaya ders olmuştur. Devler arasındaki ekonomik çatışmaların, ulusları birbirine düşürmeye kadar varacağı ve küçük bir çıkar grubunun istekleri doğrultusunda tüm toplumun, nasıl bir hezeyana sürüklenebileceği kanıtlanmıştır. Onun için, bu tarihten sonra ortaya konulan insan hakları belgelerinde “barış” hep önde gelen bir istem olmuştur.

Sosyal Güvenliğimizdeki Çatışmaların Tarihsel Kökleri

Görüş Dergisi, TÜSİAD Yayını, Sayı 33, Kasım 1997

Bireylerin en temel gereksinmelerini güvence altına alma çabaları ve toplumun buna katkısı oldukça eskidir. Bunu ilk insan topluluklarının ortaya çıkışına kadar götürmek yanlış olmayacaktır.

Ama gereksinme içindeki bireyin, toplumca korunmasının (yardım görmesinin) bir insan “hak”kı olduğu kavramı daha yenidir. Burada 150 yılı biraz aşan bir geçmişten sözediyoruz.

Her ülkenin, toprakları üzerinde yaşayanların sosyal güvencesini sağlamaya yönelik kurduğu sistemler birbirinden farklılıklar taşımıştır. Çünkü, bu sistem, geleneksel yöntemler kadar, o toplumun demografik yapısından gelir dağılımına; toplumsal mücadele düzeyinden, sağlık davranış düzeyine kadar bir çok etmenden etkilenmektedir. Bugün Avrupa Topluluğu içinde, ortak bir sosyal politika izlemekteki güçlüklerin önemli kaynaklarından biri de işte bu farklılıklar, diğer bir deyimle “ulusal kimlik”lerdir (Kutu No.1).

SOSYAL DEVLETSİZ BİR SOSYAL GÜVENLİK

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 28 Yıl : Eylul Ekim 1996

Sosyal devlet kavramının ortaya çıkabilmesi için, dünyanın insanının telef olması gerekmiştir. Güvencesizlik içinde geçen yüzyıllar, insanların fizyolojik gereksinmelerini karşılayabilmelerini bile “aslanın ağzı”na koymuştur. Hele, Büyük Sanayi Devrimi, bunların hepsinin üzerine tuz biber ekmiştir.

Ama çekilen çileler, uğranılan haksızlıklar, dünyanın insanında, hak kavramının belirmesine ve gelişmesine yol açmıştır. Yaşamsal gereksinmelerini ve bunu güvence altına almayı, bir başkasının iyi niyetine, keyfine bırakmama düşüncesi ağırlık kazanmıştır.

Biraraya gelme, haklarını isteme, bunun için dayanışma içinde savaşım verme, hatta iktidara göz dikme, “devlet”in yaklaşımında da insana dönük değişiklikler ortaya koymuştur.

SOSYAL GÜVENLİKTE REFORM İÇİN GEÇİŞ SÜRECİ

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 45 Yıl : Temmuz Ağustos 1999

Sosyal güvenlik, insanların tek tek sorunlarıyla başa çıkamamaları üzerine, konuya toplu (grupçu) çözüm bulunması çabasından doğmuştur. Madem, üretirken ve günlük yaşamımızı sürdürürken bir başkasına gerek duyuyoruz; ondan katkı alıyor ve katkı veriyoruz. Zora düşüldüğünde de bu alışveriş sürmeli…

Bu dayanışma önce aileden başlamış ve giderek “herkes”i kavrayacak biçimde topluma yayılmıştır. Önce keyfilik (hayır yapma) özelliği taşımış ama giderek kuralcı bir özellik (hak, insan hakkı) kazanmıştır. Onun için günümüzde sosyal güvenlik, temel bir insan hakkı olarak yerleşmiştir. Ama tek insan hakkı da bu değildir.

Sosyal güvenlik hakkını, diğer temel insan haklarından soyutlamaya olanak yoktur. Sağlıklı yaşama hakkı, çalışma ve işsizlikten korunma hakkı, insanca yaşamak için gerekli geliri elde etme hakkı, aydınlanma hakkı, hak arama ve örgütlenme özgürlüğü gibi. Biz bunların tümüne birden “yaşama verilen değerin bileşik göstergesi” diyoruz.

KÜÇÜK ve ORTA ÖLÇEKLİ İŞLETMELERDE RİSK GRUPLARINA YÖNELİK SOSYAL POLİTİKALAR

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı :  71   Yıl : Kasım Aralık 2003

Çalışma yaşamında fizyolojik, ruhsal, sosyo-ekonomik nedenlerden ötürü, üretim sürecinde çeşitli risklerle karşılaşma olasılığı yüksek, özel önem gösterilmesi gerekli risk grupları bulunmaktadır. Çalışma yaşamında risk grupları denildiğinde genel kabul gören anlayış, risk gruplarını çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve özürlüler olarak ele almaktadır. Bu sınıflandırma kabul edilmekle beraber, işçi sağlığı ve güvenliğinin temel ilkelerinden biri olan çalışma ve yaşam koşullarının ayrılamaz nitelikte oluşu, risk grupları olarak işçi sağlığı ve güvenliği açısından işyerlerinde özel ve öncelikli olarak korunması gereken bu grupların yanı sıra, toplumsal yaşam içinde çok daha geniş bir perspektifle çeşitli risk grupları ortaya çıkarmayı ve söz konusu risk gruplarına yönelik geliştirilecek sosyal politikaların da bu yaklaşım çerçevesinde bütünsel olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Örneğin, istihdam biçimlerine göre risk grupları (a-tipik çalışanlar, ev eksenli çalışan kadınlar), sektörlere göre risk grupları(tarım, maden ve inşaat işlerinde çalışanlar), sosyal güvence durumuna göre risk grupları(formal,enformel sektörde çalışanlar, tarımda çalışanlar, mevsimlik çalışanlar) gibi.

BİREYLER-ARASI GÜVEN İLİŞKİSİ VE TOPLUMSAL DAYANIŞMA ZORUNLULUĞU

Çalışma Ortamı, Sayı:38 Mayıs Haziran 1998

KUTU NO.1

SOSYAL GÜVENLİĞİ ÖNDE GELEN SORUNLARI

  • Sosyal devletin eritilme sürecinde “sosyal” niteliği ile ayakta durmaya çalışmasıdır.
  • Sosyal güvenlik kurumlarının, kendi çıkarları doğrultusunda hareket edememesidir.
  • Parlamentodan çıkan yasalarla, sosyal güvenlik kurumlarının dengelerinin ve işleyişinin bozulmasıdır.
  • Kayıt ve buna bağlı olarak değerlendirme sistemlerindeki yetersizliktir.
  • Yanlızca tazmin felsefesi ile yürütülen hizmet yaklaşımıdır.

“Bireylerin kendisini bağımsız bir varlık olarak algılaması, kendini geliştirmesi ve kendisiyle barışması” ile “bireyci” davranması arasında ne kadar ince bir aralık var. Kişilerin bu ince çizgiyi aşmalarını önleyen tek fren mekanizması da, birbirlerine duydukları “güven” ve “gereksinme”. Her bireyci davranış arkasında, “çevresine ve yanıbaşındakine güvensizlik” ve “sözde uyanıklık” yatıyor.

GEREKSİZ KILMAYA ÖNCELİK

Sosyal güvenlik sistemimiz, tazmin edici bir mantıkla oluşturulmuştur. Kesilen primler; yıpranan sağlığı, bedeni, ruhu onarmay yöneliktir; yıpranmamasına değil. Hastalıkların ve kazaların sonuçlarına karşı sigortalar oluşturulmuş, tedavi edici hizmetler öne çıkarılmıştır. Oysa ki mesleki ya da değil; birçok hastalığın ve kazanın önlenmesi olanaklıdır. Etkin bir planlama, eğitim ve koruyucu hekimliğin geliştirilmesi; sağlığın bozulmasını büyük ölçüde önleyici niteliktedir ve tazmin etmeye yönelik dev boyuttaki harcamaları gereksiz kılmaktadır. Ağır iş yükünden ve uzun yıllar süren olumsuz çalışma koşullarından kaynaklı bedensel ve ruhsal yıpranmaya özür olarak erken emeklilik (mezardan önce ama hastanede emeklilik) gündeme gelmektedir. Oysa ki yaşa, sağlık durumuna ve beceriye göre ayarlanacak iş yükü ve içeriği, sağlıklı-güvenli çalışma koşulları; ruhsal ve bedensel yıpranmayı azaltacaktır. Önemli olan bozulan sağlığı tazmin etmek değil; sağlığın bozulmasının önüne geçerek tazminatı gereksiz kılmaktır.

Bu yaklaşım, SSK’nın çekirdeğini oluşturan İşçi Sigortaları Kurumu’nun kuruluşunu izleyen yıllarda iyice ağırlığını hissettirmiş ve “sosyal devlet” olgusu ile giderek bağlarını koparmıştır. Yalnızca tazmin edici yaklaşım, risk gruplarına ve bu risklerin kurbanlarına karşı başka sosyal politika seçeneklerini hesaba katmamaktadır. Sözgelimi, belli bir süre prim ödeyeni “emek”li etmekte, ama “emeklilik” olgusu ile “yaşlılık” olgusu arasındaki köprüyü kopardığı için, yaşlılara yönelik diğer sosyal politika atılımlarına arka çıkmamaktadır. Buna karşın, yaşlılara yönelik sağlık-sosyal hizmetlerin geliştirilmesi, “tazmin” ile yükümlü olan sosyal güvenlik yapıları üzerindeki yükü de azaltacaktır. Aynı örneği, meslek hastalıklarının önlenmesi konusunda da kullanabiliriz. Meslek hastalıkları tamamen önlenebileceğine göre, bu konuda kapsamlı ve etkin sosyal politika programları uygulamaya konulduğunda, onu “tazmin” edecek yapının varlığı da gereksizleşecektir.

“Gereksiz” kılıcı etkinlikleri arttırmanın yolu, sosyal güvenlik ile sosyal devlet arasındaki köprünün kurulması ve geliştirilmesidir.

BİREYSEL DENETİMDEN TOPLUM ÖRGÜTÜNE

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 26 Yıl : Mayıs Haziran 1996

“Sana ne yapıldığı değil,

senin buna karşı ne yaptığın önemli.”

( Melih Cevdet Anday , “Mikadonun Çöpleri” )

Bugün ülkemizdeki sancıların en büyüğü, bireysel denetimin cansızlığıdır. Birey adına hareket ettiğini söyleyen örgütler, vekiller vs. aslında kendi istem ve özlemlerini ağırlıkla dile getirmektedirler. Bunu yaparken, toplum psikolojisi, iletişim hileleri ve beyin yıkama yöntemlerinden de sıklıkla yararlanmaktadırlar. Bu aldatmaca, yönetsel yapıların bireylere daha da yabancılaşmasını getirmektedir.

Katılımın arttırılması, bireylerin yönetimde söz ve karar sahibi olması vb temalar sıklıkla işlenmeye başlanmıştır. Bunun nedeni, yukarıda sözünü ettiğimiz yabancılaşmadan duyulan rahatsızlıktır. Ama bireye katıl demekle olmuyor; katılınca da bireysel denetim kurulamıyor.

BİREYLER ve RİSKLER ARASINDAKİ AYRIMCILIĞA SON

Dünyada, sosyal güvenliğin bir sistem olarak ortaya çıkışı, devletin ekonomik yaşama müdahalesi ile eş zamanlıdır. “Sosyal Politika”, “Sosyal Güvenlik”, “Sosyal Hekimlik”, “İnsan Hakları” gibi kavramların eş-zamanlı olarak ortaya çıkmaları rastlantı değildir. Bu dönemde, insan hakları hareketinin doruğa çıkması, kendisini sürekli yenileyen belgelerle karşımıza gelmesi ve bu haklar demeti içinde “sosyal güvenlik”in de yerini almış olmasına da dikkat edilmelidir. Sağlık ve çalışma alanındaki girişimlerin uluslararası düzlemde yankı bulması, uluslararası sözleşmelerle, giderek bir “uluslararası ortak norm”lar üzerinden denetleme çabalarının da aynı zamana denk gelmesi de anlamlıdır. Rastlantı olmayan, gözden kaçırılmaması gereken, anlamlı olanların listesi, daha da uzatılabilir. Bunlarının tümünün biraraya gelmesi doğal olamayacağına göre, altlarında bir ortak payda aranması gerekmektedir.

Ortak payda, “insan haklarına saygılı, demokratik ve laik” olan “sosyal devlet”in, bireyin yanında yeralmasıdır. Bu payda ortadan kaldırıldığı zaman, tüm hakları birbirinden koparmış ve tek başına (ve güçsüz) bırakılmış olur. Ülkemizde bugün yaşadığımız sosyal güvenlik krizine bir de bu çerçevede bakalım.

YAŞAMA VERİLEN DEĞER

Sosyal güvenliğin temelini, insan yaşamına verilen değer oluşturmaktadır. Çünkü, insana değer verilmeyen bir ortamda, onun güvence altına alınmasının da anlamı tartışılır. Bunu, intihar eden idam mahkumunu, tedavi edip, sağlıklı hale dönüştürdükten sonra idam etmenin anlamsızlığına benzetebiliriz. Bir başka anlamsızlık örneği: Önce dövülüp sonra tedavi edilmesi; ölürse, bakmakla yükümlü olduklarına tazminat verilmesi…

Bu kavramın en çok konuşulduğu zaman, kişilerin toplumdaki çarpıklıklara karşılaştıkları ve bunun onların “kurdukları düzeni yıktığı” zamanlardır. Sözgelimi, bir trafik kazası sonrası, gerek kazanın oluş biçiminden gerekse acil yardım-kurtarma etkinliğinin başlatılmasından kaynaklanabilir. Diğer bir deyimle, kişilerin pisi pisine öldükleri ya da ağır yaralandıkları durumlarda, insan yaşamına değer verilmediği anımsanır. Aynı “an”lar, sosyal güvenliğin (toplum güvencesinin), çoktan devreye girmiş olduğu ve ilgisini daha uzun süre devam ettireceği “an”lardır.

Yeni Toplumsal Hareketler ve Hükümet-dışı Örgütler (NGO)

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 55    Yıl : Mart Nisan 2001

Sosyal Hareketlere Yaklaşmak:

Sosyal hareketleri ele almak bizi öncelikle bu hareketlerin neden önemsendiği sorununa götürür. Sosyal hareketler teorisinin gelişiminde en belirgin husus artık sadece sınıf temelli toplumsal kurtuluş düşüncesinin yeterli görülmemesi hatta kimi yaklaşımlarda bunun terk edilmesidir. 20.Yüzyıl boyunca toplumsal çatışmaları sadece emek ve sermaye ikilemi içinde ele almanın yetersiz olacağı düşüncesi hiç gündemden düşmedi. Buna göre, bağımlılık ilişkilerinin artarak uluslararası düzeyde kurulduğu yapıda, bu bağlılık zamanla çok hassas duyarlılığa sahip olmaya başlamıştır. Kapitalizmin ulaştığı enformasyon teknolojisi devrimi emeğin merkezileşmesini parçalayan unsurlar taşırken, nüfuz ettiği alanlarda duyarlılık gösteren sosyal zıtlıkların sayısını ve ölçeğini artırdı.1 İşsizlik, çevre, barış, kadın, insan hakları vb. konular uluslararası gelişmelere çok duyarlı küresel sorunlar haline gelmeye başladı. İşte bu süreçte sınıf aidiyeti taşımadığı belirtilen insan hakları, feminism, ekolojik denge, barış yanlısı, işsizlik ve nükleer karşıtı sosyal hareketlerin toplumsal bir güç olarak gündeme geldiği gözlenmektedir.

Cinselliğin Ticarileşmesi: Küresel Sömürünün Yeni Boyutu

21. yüzyılla birlikte insanoğlu, küreselleşme olarak da adlandırılan süreçle birlikte sosyal ilişkilerin; ekonomik, politik, kültürel ve ideolojik (zaman- uzamsal) boyutunda tahmin edemeyeceği büyük değişimlerle karşı karşıya kaldı. Sosyal ilişkiler arasındaki bu hızlı değişim, devletin gerek yerel gerekse küresel olarak ekonomide aktör olarak oynadığı birincil rolün etkinliğinin azalttı. Piyasanın küresel güçler tarafından yeniden yapılandırılması; tüketimin ve yaşam tarzı düşüncesinin toplumla bütünleşmenin yolu olarak kullanılmasına yol açtı. Bu noktadan baktığımızda, üretim sürecinin sadece meta üretimi ile ilişkili bir süreç olmaktan daha çok, sürekli olarak yeni tüketici ihtiyaçları yaratmayı sağlaması gerekmektedir. Üretim; şeylerin, biçimlerin ve tüketim ihtiyacının küreselleştirilmesi anlamına gelmektedir. Tüketim; yeni üretim süreci için ihtiyaç yaratarak, piyasanın küreselleşmesine ve tüketici davranışlarının değişmesine aracılık etmektedir. Piyasa, temel işlevini, çeşitli ürünleri ve tüketim mallarını tüketiciler için uygun hale getirecek stratejileri ortaya koyarak göstermektedir. Yaşadığımız tüketim toplumunda; bireyciliğin öncelikli olması ve bireylerin sınırsız tüketim peşinde koşarak haz alma ve aldıkları hazzı süreklileştirme istekleri; piyasanın, cinsel hizmetleri de kapsayan servislerin satımını, yaygınlaştırılmasını, çeşitlendirilmesini ve sermayenin isteklerine göre uygun hale getirmesini kolaylaştırmaktadır. Seks sektörü, – piyasanın çeşitli sosyal sınıfları ve farklı tercihleri hedefleyen ürün çeşitliliğinin varlığı ile birlikte müşterilerinin değişen dünyevi zevklerine uygun çözümleri ürettiği sürece; küreselleşen dünyamızda, küresel sermayenin krize girmemek ve girdiği krizi aşmak için geliştirdiği önemli bir yol olarak kalmaya adaydır.