YOKSUL KİMDİR, YOKSULLUK NASIL ÖLÇÜLÜR?

Umur Aşkın

“insanlar ne başkalarını satın alacak kadar zengin, ne Kendilerini satacak kadar yoksul olmamalıdır. Servetler arasındaki büyük eşitsizlikler; Hazineleri, sahiplerinin ellerinden alarak değil; hazine kurmanın yollarını ortadan kaldırarak; Yoksulluğu yoksullar için bakımevleri kurarak değil yoksulluğu ortadan kaldırarak önlemek en temel yönetim sorunlarından biridir”
J. J. Rousseau

En zengin dönemini yaşadığı iddia edilen küresel dünyamızda, küreselleşmenin yarattığı gelir dağılımı dengesizlikleri ve uluslararası gelir uçurumları gibi zararlarının herkese mal edilerek toplumlarda yayılması ile birlikte, gerek ekonomik olarak gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerde kitleselleşmiştir. Yoksulluk çeşitli düzlemlerde ve farklı akademik disiplinler arasında büyük ilgi görmektedir. Yoksulluğun hem ekonomik olarak gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde – aynı derece olmasa da- görülmesi, sorunun aynı nedenlerden kaynaklandığını ve giderek yapısal bir olgu olarak süre gideceğini göstermektedir. Bu nedenlerin en başında, Keynes’in “… yaşamın amacı, en yüksek dalların ucundaki filizleri yemektir. Bunu başarmanın en muhtemel yolu ise uzun bacaklı zürafaların kısa bacaklıları açlığa mahkûm etmesine seyirci kalmaktır.”1 eleştirisinde de belirginleşen gerek bireyler gerekse ülkeler arasında görülen gelir dağılımı bozukluğu –gelir eşitsizliği – bulunmaktadır.


Genel olarak en düşük yaşam standardına erişememe durumu olarak tanımlanan yoksulluk; asgari yaşam standardının ne olduğu, yaşam standardının nasıl ölçüleceği, yoksulluğun şiddetinin bir ölçüt ile ifadesinin mümkün olup olmadığı sorularını da beraberinde getirmektedir. Tanım-ölçüm, yoksulluğa yol açan temel nedenler ve yoksullukla mücadele için alınması gereken önlemler gibi çok boyutlu olan yoksulluk; içinde yaşanılan sosyal bağlamla yakından ilişkili, zamana ve mekâna göre değişen karmaşık bir olgudur. Başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçların en düşük düzeyde karşılanabilmesi için gerekli gelir/tüketim esasına dayalı yaklaşım; çeşitli sağlık ve eğitim göstergeleri esasına dayalı insani gelişme yaklaşımı; yoksulların kendi yaşam koşullarını değerlendirmelerini ve onların önemsedikleri toplumdan dışlanmışlık, siyasal güç eksikliği ve gelir dalgalanmaları gibi risk unsurlarını esas alan katılımcı yoksulluk yaklaşımları yoksulluğun tanımlanmasında ve ölçülmesinde kullanılan temel yaklaşımlardır. Ölçmenin ne amaçla ve kim tarafından yapıldığı soruları; yoksulluğun ne olduğu ve niçin ölçmemiz gerektiği sorularının yanıtlarını araştırırken göz önünde bulundurmamız gereken önemli sorulardır.

Genel olarak bakıldığında yoksulluğun ölçülmesinde tanımlama, kıstasların ortaya konması, ölçüm sorun ve yöntemlerinin belirlenmesi ve sonuçların değerlendirilmesi aşamaları bulunmaktadır. Değişik değer sistemlerine ve zamana göre tanımlamalarda değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, salt ekonomik kıstaslarla birlikte sosyal ve siyasal kıstaslarında ölçümde dikkate alınıp alınmadığı önem kazanmakta ve genellikle uzmanların üzerinde anlaştıkları gereksinimler temel alınarak uygun bir ölçüt seçilerek değerlendirilmektedir. Bir diğer aşama ise; bir refah kıstası olarak kullanılan gelirin dönemselliği ve nelerin gelir tanımında kullanılacağı, parasal gelirle parasal olmayan gelirin birbiri yerine ikame edilebilirliği – özellikle iktisadi gelir kıstasının yoksulluğun unsurlarının tamamını ortaya koymadaki zorlukları- bir başka önemli noktayı oluşturmaktadır.2 Verilerin miktar ve kalitesindeki yeterlilik tartışmaları; verilerde kullanılan ölçüm birimleri, verilerin elde edilmesinde mekânsal farklılıkların ne kadar göz önünde bulundurulduğu; verilerin genellikle resmi düzeyde siyasal sonuçları açısından duyarlılık yaratması; sorunun ortaya konmasında ve çözümlenmesinde zorlukları ortaya çıkartmaktadır. Bu tür zorluklar, yapılan araştırmaların kapsam ve tasarımında yapılan değişikliklerle birlikte sonuçların etkilenmesine yol açarak sorunun çeşitli çevreler tarafından kendi çıkarları için kullanılma tehlikesini de beraberinde getirmektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere yoksulluğu ölçmek -özellikle, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, OECD gibi uluslar arası kurum ve kuruluşların yaklaşımlarında- değişen sosyal norm ve beklentilerin ayarlanması ve karşılanması için keyfi ve öznel süreçleri içeren şüpheli bir çaba olarak görünmektedir. Örneğin, yoksulluk sınırının/çizgisinin nereden çekileceğinin temelinde – ekonomik olanakları kıt olanların durumunda- nasıl ve ne kadarlık bir gelişme sağlanması gerektiği düşüncesi yatmaktadır. Burada önemli olan yoksulluğun derinliği değil sadece sayısı olmaktadır. Sınır belirlenirken kullanılan fiyat endeksleri, hesaplamalarda kullanılan mal ve hizmet çeşitliliğinin ne amaçla seçildiği, sorunun belirlenmesinde ve çözümünde önemlidir. Şöyle ki, Dünya Bankası verilerine göre, yoksulluk çizgisi günde bir dolardan iki dolara çıkarıldığında yoksulluk oranı, Endonezya’da %15,2’den % 66,1’e, Türkiye’de ise % 2,4’ten % 18,0’a sıçramaktadır.3 Yoksulluk çizgisinin bir dolar olarak belirlenmesi yoksul sayısının düşük gösterilmesine yol açmaktadır. Ayrıca yoksulluğu sadece gelir/harcama kıstasına göre değerlendirerek gelir/harcama kıstası dışındaki yoksulluk göstergelerinin göz önünden uzaklaştırmakta, yoksulluğu homojen bir yapı içerisinde görmekte ve göstermektedir. Küresel bir sorun olarak tanımlanan yoksulluk, uluslararası bir yoksulluk çizgisi esasına göre yoksulluk oranı hesaplanması ile gelir ve tüketim harcamaları üzerinde yoğunlaşarak servet dağılımını ilgi alanı dışında bırakmakta ve yoksulluğun görüntüsü küresel düzlemde neoliberal model bağlamında belirlenmeye çalışılmakta, kötü yaşam koşulları ve yoksunluk gibi kavramlar bu yolla örtbas edilmektedir.

Yoksulluğun tek bir kıstasla (gelir/tüketim) ölçülmesinin yoğun eleştiriler alması, sağlık ve eğitim gibi diğer sosyoekonomik verilerinde kullanılarak göstergelerin çeşitlendirilmesi yoluna gidilmesini zorunlu kılmıştır. Yoksulluğa ilişkin çok sayıda göstergenin ortaya çıkması, hangi sorunun öncelikle ele alınmasına yönelik tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu durum temel beslenme ve barınma gibi ihtiyaçların giderilmesine yönelik çabaları sekteye uğratmaktadır. Bu noktada soyut kavramların ortaya çıkartılarak sorunun tanımlanmasında öznel değerlendirme karmaşıklığına yol açılmaması; olgunun işlevselliğinin yitirilmemesi ve yoksulluğa ilişkin bilgilerin artırılmasına yönelik çabaların önemsenmesi; yoksulluğun nedenlerinin saptanması ve karşı önlemlerin geliştirilmesi gerekmektedir.

Yoksulluğun tanımlama ve ölçülmesinde kullanılan farklı araştırma yöntemleri; aynı zaman ve mekanda farklı bulguların oluşmasına ve dolayısıyla da farklı sonuçların elde edilmesine ve farklı yorumlanmasına yol açabilmektedir. Latin Amerika’da 1980–1990 yıllarını kapsayan iki farklı çalışmada iki farklı yoksulluk oranına ulaşılmıştır. Bir çalışma, belirtilen dönemde yoksulluk oranının % 41’den % 46’ya çıktığını gösterirken, Dünya Bankası’nın yapmış olduğu çalışmada bulunan oranlar % 26,5 ve %31,5’tir.4 Yöntemsel farklılıkların yanı sıra, hükümetlerin bilinçli müdahaleleri ile ölçümlerde kullanılan bazı mal ve hizmet grupları ölçümde kullanılan endeks değerlerine dahil edilmeyerek resmi rakamların daha düşük çıkmasına yol açmaktadır. Bu duruma verilebilecek bir başka örnek ise, ülkemizde DİE’nin 2002 yılında yapmış olduğu Hanehalkı Bütçe Anketi sonuçları -özellikle 2001 yılında yaşanan ekonomik krize rağmen- bir önceki döneme göre Gini katsayısına göre, yetkililer tarafından 0,49’dan 0,44’a gerileyerek gelir dağılımı eşitsizliğinin düzelme yolunda olduğu şeklinde yorumlanmıştı. Sonuçlarla ilgili olarak DİE başkanının bir günlük gazeteye yapmış olduğu “Çıkan sonuçlar ilk etapta bizi de şaşırttı, sürpriz geldi. Ama tekrar tekrar kontrol ettik. Tahminlerimizde hata yok. Bir – iki kriz daha yaşansa gelir dağılımı daha da adaletli hale gelecek5 yorumu ise ilk bakışta espri gibi gelse de baştan beri öne sürdüğümüz kuşkulara güçlü bir kanıt oluşturmaktadır. “İstatistik, en büyük yalancıdır” derler. Yalancılığı rakamlarda değil, ölçütleri belirleyen insanlarda aramak gerekmektedir.

Kaynakça

Çelik, Aziz (2004), AB Ülkeleri ve Türkiye’de Gelir Eşitsizliği: Piyasa Dağılımı- Yeniden Dağılım, Çalışma ve Toplum, 2004/3, s.53-91

Şenses, Fikret (2001), Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk, İstanbul: İletişim.

Şenses, Fikret (2004), Yoksulluğun Küreselleşmesi Mi? Küreselleşmenin Yoksulluğu Mu?, Toplum ve Hekim, Cilt 19, Sayı 1, s.13-18

World Bank (2000), World Development Report, 2000/2001, Attacting Poverty, World Bank, Washington D. C.

____________________

1John Maynard Keynes, 1926, The End of Laissez-Faire, s.7’den aktaran Aziz Çelik, (2004), AB Ülkeleri ve Türkiye’de Gelir Eşitsizliği: Piyasa Dağılımı- Yeniden Dağılım, Çalışma ve Toplum, 2004/3, s.53-91, s.88

2Fikret Şenses (2001), Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk, İstanbul: İletişim. s.61-68; Fikret Şenses (2004), Yoksulluğun Küreselleşmesi Mi? Küreselleşmenin Yoksulluğu Mu?, Toplum ve Hekim, Cilt 19, Sayı 1, s.13-18, s.13-14

3World Bank (2000), World Development Report, 2000/2001, Attacting Poverty, World Bank, Washington D. C, s.280-281

4A. C. Laurell, (1996) “Social –Welfare and Social-Work – The Meaning of Poverty Programs in Latin America”, Scandinavian Journal of Social Welfare, 5(3), s.130-134, s.30 ve G. Psacharopoulos; S. Morley; A Fiszbein; H. Lee ve W. C. Wood, (1995), “Poverty and Income Inequality in Latin America during the 1980s”, Review of Income and Wealth, 41, (3), s.45-64, s. 247’den aktaran Şenses 2001, s.135-136

5Aktaran Aziz Çelik, (2004), AB Ülkeleri ve Türkiye’de Gelir Eşitsizliği: Piyasa Dağılımı- Yeniden Dağılım, Çalışma ve Toplum, 2004/3, s.53-91, s.67-68