BİREYLER ve RİSKLER ARASINDAKİ AYRIMCILIĞA SON

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Dünyada, sosyal güvenliğin bir sistem olarak ortaya çıkışı, devletin ekonomik yaşama müdahalesi ile eş zamanlıdır. “Sosyal Politika”, “Sosyal Güvenlik”, “Sosyal Hekimlik”, “İnsan Hakları” gibi kavramların eş-zamanlı olarak ortaya çıkmaları rastlantı değildir. Bu dönemde, insan hakları hareketinin doruğa çıkması, kendisini sürekli yenileyen belgelerle karşımıza gelmesi ve bu haklar demeti içinde “sosyal güvenlik”in de yerini almış olmasına da dikkat edilmelidir. Sağlık ve çalışma alanındaki girişimlerin uluslararası düzlemde yankı bulması, uluslararası sözleşmelerle, giderek bir “uluslararası ortak norm”lar üzerinden denetleme çabalarının da aynı zamana denk gelmesi de anlamlıdır. Rastlantı olmayan, gözden kaçırılmaması gereken, anlamlı olanların listesi, daha da uzatılabilir. Bunlarının tümünün biraraya gelmesi doğal olamayacağına göre, altlarında bir ortak payda aranması gerekmektedir.

Ortak payda, “insan haklarına saygılı, demokratik ve laik” olan “sosyal devlet”in, bireyin yanında yeralmasıdır. Bu payda ortadan kaldırıldığı zaman, tüm hakları birbirinden koparmış ve tek başına (ve güçsüz) bırakılmış olur. Ülkemizde bugün yaşadığımız sosyal güvenlik krizine bir de bu çerçevede bakalım.

1920’lerde, henüz TBMM hükümeti olarak adlanırken bile, sosyal politika önlemleri almaya başlanmıştır. 1923 sonrası Atatürk Devrimleri olarak adlandırdığımız girişimler, çağın gerektirdiği, haklara saygılı bir devlet ve toplum yapısı oluşturmayı hedeflemiştir.

1930’lardan başlayarak bir yandan devletin, zayıf ekonomiyi güçlendiren müdahalesi, kamu iktisadi kuruluşlarının (bir dönemin dev kuruluşlarının) doğmasını getirmiştir. Aynı dönemde Genel Sağlığı Koruma Yasası (Um.Hıf.K.), Belediyeler Yasası, İş Yasası vb çıkarılmış olması rastlantı değildir.

Ülkemizde sosyal güvenlik, bir sistem olarak ortaya çıkamamıştır. 1946 yılında İşçi Sigortaları Kurumu’nun, yalnızca toplumun, daha aktif olan bir bölümüne ayrıcalık getirmesi ve bu adımın bir türlü toplumun geri kalan kesimini kavrayamamış olmasının bir nedeni olmalıdır.

Biz bu nedeni, aynı dönemde, 1946’larda başlayan politika değişikliğine bağlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomi politikasını yönlendirmek üzere hazırlanan planlardan en önemlisi olan “1946 Planı” veya “1946 İvedili Sanayi Planı”nın gerçekleşme oranının düşük kalması, sosyal devletten uzaklaşmanın ilk işareti olmuştur.

1964 yılında, 506 sayılı yasa çıkarılırken, “İşçi Sigortaları” yerine “Sosyal Sigortalar” adının benimsenmesinde gerekçe olarak, sosyal güvenliğin tüm topluma ve bu yapı içinde yaygınlaştırılacağı” gösterilmiştir (Halil Tunç, kişisel görüşme). Bu da, o dönemin, ülkemizin sosyal politika tarihine önemli katkılar getiren çok özel koşulları ile bağlantılı düşünülmelidir. Ama kısa süren bu dönem, söylenildiği gibi, sosyal güvenliğin “herkes”i kapsamına, hala, almaması ile sonuçlanmıştır.

Özellikle 1980’den sonra, kendini gizlemeye dahi gerek duymayan bu sosyal devlet karşıtı gelişmelerin, sosyal güvenlik sistemini derinden sarsması da kaçınılmaz olmuştur.

Sosyal güvenlik sistemimiz, toplumun çeşitli kesimlerini bölerek farklı hizmetler sunmaktadır. SSK aracılığıyla işçileri, Emekli Sandığı aracılığıyla memurları, Bağ-Kur aracılığıyla serbest çalışanları birbirlerinden yalıtmakta, farklı normlar uygulayarak ayrımcılığa neden olmakta, sosyal güvenlik şemsiyesinde olmayan geniş bir kesim yaratmaktadır. Bu bölünmüşlük, etkin bir planlamanın önüne geçmekte, gereksiz harcamalara yolaçmaktadır. Kadınları, erkeklerin bağlı olduğu sosyal güvenlik kurumuna bağımlı kılan bu sistem, toplumsal eşitsizliği yeniden üretmektedir. Bugün ülkemizdeki 3 dev sosyal güvenlik kuruluşu bazı sigorta hakları ve bazı kollarını ve bazı koşullarda tazmin etmektedir. Örneğin, doğal felaketlere karşı hiçbir grup, sigortalı değildir. İş kazaları dışında uğranılan kazalarda, sigortalının 5 yıllık sigortalı olma koşulu getirilmektedir. Bu noktada ne yazıkki, çalışanlar arasında da bir ayırım yapılmaktadır.

Ayrıca tüm bu sistemler kişinin bir işi olmasını öngörmekte ve yararlanmayı bu önkoşula bağlamaktadır. İnsan olmak, sosyal güvenlik sisteminden faydalanmak için yeterli olmalıdır. O halde memura, işçiye, serbest çalışana farklı uygulamalarda bulunmak yanlıştır. Toplumu; güvenceli ve güvencesiz diye ikiye bölmek ise daha da yanlıştır. Tüm toplum bireylerini kapsayan, vergilerle beslenen etkin bir sosyal güvenlik sistemi ise bu sorunları çözmeye adaydır. Bu hedefe ulaşırken, sosyal güvenlik kuruluşları arasında eylem birliğinin gerçekleştirilmesi gerekir. Farklı sosyal güvenlik kuruluşları arasında norm birliğinden önce eylem birliğinin hedeflenmesi gerekmektedir.