SOSYAL DEVLETSİZ BİR SOSYAL GÜVENLİK

Prof.Dr.A.Gürhan Fişek

Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı : 28 Yıl : Eylul Ekim 1996

Sosyal devlet kavramının ortaya çıkabilmesi için, dünyanın insanının telef olması gerekmiştir. Güvencesizlik içinde geçen yüzyıllar, insanların fizyolojik gereksinmelerini karşılayabilmelerini bile “aslanın ağzı”na koymuştur. Hele, Büyük Sanayi Devrimi, bunların hepsinin üzerine tuz biber ekmiştir.

Ama çekilen çileler, uğranılan haksızlıklar, dünyanın insanında, hak kavramının belirmesine ve gelişmesine yol açmıştır. Yaşamsal gereksinmelerini ve bunu güvence altına almayı, bir başkasının iyi niyetine, keyfine bırakmama düşüncesi ağırlık kazanmıştır.

Biraraya gelme, haklarını isteme, bunun için dayanışma içinde savaşım verme, hatta iktidara göz dikme, “devlet”in yaklaşımında da insana dönük değişiklikler ortaya koymuştur.

Kayzer Wilhelm – Bismarck ikilisi ile su yüzüne çıkan ve “tazmin” edici bir yaklaşımla sosyal risklere yönelen yaklaşım, çok geçmeden kendisini sosyal politika yaklaşımına bırakmıştır. Sosyal risklerin, kapsamlı sosyal önlemlerle engellenmeye çalışılması, çağdaş uygulamaların da temelini oluşturmuştur.

Sosyal güvenliğin bir sistem olarak ortaya çıkışının, devletin ekonomik yaşama müdahalesi ile eş zamanlı oluşu gözden kaçmamalıdır.

“Sosyal Politika”, “Sosyal Güvenlik”, “Sosyal Hekimlik”, “İnsan Hakları” gibi kavramların eş-zamanlı olarak ortaya çıkmaları rastlantı değildir.

Bu dönemde, insan hakları hareketinin doruğa çıkması, kendisini sürekli yenileyen belgelerle karşımıza gelmesi ve bu haklar demeti içinde “sosyal güvenlik”in de yerini almış olmasına da dikkat edilmelidir.

Sağlık ve çalışma alanındaki girişimlerin uluslararası düzlemde yankı bulması, uluslararası sözleşmelerle, giderek bir “uluslararası ortak norm”lar üzerinden denetleme çabalarının da aynı zamana denk gelmesi de anlamlıdır.

Rastlantı olmayan, gözden kaçırılmaması gereken, anlamlı olanların listesi, daha da uzatılabilir. Bunlarının tümünün biraraya gelmesi doğal olamayacağına göre, altlarında bir ortak payda aranması gerekmektedir.

Ortak payda, “insan haklarına saygılı, demokratik ve laik” olan “sosyal devlet”in, bireyin yanında yeralmasıdır.

Bu payda ortadan kaldırıldığı zaman, tüm hakları birbirinden koparmış ve tek başına (ve güçsüz) bırakılmış olur.

**

Ülkemizde bugün yaşadığımız sosyal güvenlik krizine bir de bu çerçevede bakalım.

1920’lerde, henüz TBMM hükümeti olarak adlanırken bile, sosyal politika önlemleri almaya başlanmıştır. 1923 sonrası Atatürk Devrimleri olarak adlandırdığımız girişimler, çağın gerektirdiği, haklara saygılı bir devlet ve toplum yapısı oluşturmayı hedeflemiştir.

1930’lardan başlayarak bir yandan devletin, zayıf ekonomiyi güçlendiren müdahalesi, kamu iktisadi kuruluşlarının (bir dönemin dev kuruluşlarının) doğmasını getirmiştir. Aynı dönemde Genel Sağlığı Koruma Yasası (Um.Hıf.K.), Belediyeler Yasası, İş Yasası vb çıkarılmış kolması rastlantı değildir.

Ülkemizde sosyal güvenlik, bir sistem olarak ortaya çıkamamıştır. 1946 yılında İşçi Sigortaları Kurumu’nun, yalnızca toplumun, daha aktif olan bir bölümüne ayrıcalık getirmesi ve bu adımın bir türlü toplumun geri kalan kesimini kavrayamamış olmasının bir nedeni olmalıdır.

Biz bu nedeni, aynı dönemde, 1946’larda başlayan politika değişikliğine bağlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomi politikasını yönlendirmek üzere hazırlanan planlardan en önemlisi olan “1946 Planı” veya “1946 İvedili Sanayi Planı”nın gerçekleşme oranının düşük kalması, sosyal devletten uzaklaşmanın ilk işareti oldu.

1964 yılında, 506 sayılı yasa çıkarılırken, “İşçi Sigortaları” yerine “Sosyal Sigortalar” adının benimsenmesinde gerekçe olarak, sosyal güvenliğin tüm topluma ve bu yapı içinde yaygınlaştırılacağı” gösterilmiştir (Halil Tunç, kişisel görüşme). Bu da, o dönemin, ülkemizin sosyal politika tarihine önemli katkılar getiren çok özel koşulları ile bağlantılı düşünülmelidir. Ama kısa süren bu dönem, söylenildiği gibi, sosyal güvenliğin “herkes”i kapsamına, hala, alamaması ile sonuçlanmıştır.

Özellikle 1980’den sonra, kendini gizlemeye dahi gerek duymayan bu sosyal devlet karşıtı gelişmelerin, sosyal güvenlik sistemini derinden sarsması da kaçınılmaz olmuştur.

**

Sosyal devletin ekonomik ve toplumsal yaşama müdahalesi, insan yaşamı için gerekli temel tüketim maddelerinin fiyatlarının kontroluyla, doğrudan bireye katkıda bulunmaktadır. Gelir dağılımının dengeli hale getirilemediği, gelir uçurumlarının giderek arttığı, yoksulluğun arttığı ortamlarda, bir dengeleme fonksiyonu olarak bu müdahale önemli olmaktadır.

Temel fizyolojik gereksinmelerin karşılanabilmesi insanların karşı karşıya kaldığı riskleri de azaltmaktadır.

Basit önlemlerle, genel olarak kazaların (özel olarak iş kazalarının), genel olarak hastalıkların (özel olarak meslek hastalıklarının) önüne geçilmesiyle, sosyal güvenlik sisteminin de aşırı yüklenmesi de engellenmiş olmaktadır.

Pazarda etkili kamu işletmelerinin, piyasa mekanizmalarını etkileyerek, fiyat kontrolunu sağlayabilmiş olması, 1980’lere değin, büyük çoğunluğun yaşamında, bir ferahlık kaynağı olmuştur.

SSK’nın üretime dönük yatırımlarının engellenmiş olması (gecikmiş ilaç fabrikası dışında), hem girdiği finans dar boğazının önemli nedenlerinden biridir; hem de içinde barındırdığı bazı grupların, “sosyal devlet karşıtı” tavırlarının sonucudur.

Bugün kamunun, çalışma yaşamından, vergi, fon, prim vb adlarla çektiği büyük miktarda paranın da, üretime ya da sosyal devlet işlevlerine yöneltilmemekte oluşu – diğer bir deyimle ziyan ediliyor olması- da, sosyal güvenlik krizini derinleştirmektedir.

Saydıklarımıza ek olarak, düşen ücretler; sosyal güvenlik kuruluşlarının ellerindeki fonların istihdamı arttıracak ve prim üretecek yönde kullanılmaması; “hala bozuk olarak tutulmakta ısrar edilen sağlık sisteminde yükselen ilaç ve teknoloji kullanımı” ve daha niceleri, sosyal güvenlik kuruluşlarımızın “tek başlarına bırakılmışlıklarını aşmalarına” ve “krizden çıkabilmelerine” olanak vermemektedir.

**

Bugün sosyal güvenlik sistemimizin sorunlarını aşmanın yolu, emeklilik süreleriyle oynamadan çok, sosyal devlet işlevlerinin (ve kamu girişimciliğini) geliştirip, riskleri azaltmak; sosyal güvenlik sisteminin devreye girmesini geciktirmekten geçmektedir.